people
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Türkiye'nin 12 Eylül'leri

Şu günlerde halk oylamasına sunulan anayasa değişiklik paketi vesilesiyle tv ekranlarından internet sosyal ağlarına kadar her yerde 12 Eylül 1980 ağırlıklı olmak üzere "baskıcı rejim"lerimize dair tartışmalar almış başını yürüyor. Anayasa değişikliğinin içeriğinden bağımsız olarak bu, pek olumlu bir gelişmedir. Ben ise Türkiye'de milli burjuvazinin iktidara gelmesinden bile önceki baskıcılığına dönmek istiyorum: 12 Eylül 1922'ye. Bu tarih Yunan işgalinin kırılmasından 3 gün sonraya denk gelen ve çok ciddi bir savaş yürütülen, bu yüzden de politik olayların pek beklenmediği bir tarihtir. Oysa ki 12 Eylül 1922 Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası'nın (THİF - Türkiye Halk Komünist Partisi) kapatıldığı güne tekabül etmektedir. Daha doğrusu, ikinci defa kapatılması ! Çünkü 7 Aralık 1920 tarihinde kurulan THİF, Çekes Ethem olayından sonra Yeşil Ordu ile birlikte Ocak 1921'de bir defa kapatılmış, o dönem başında bulunan muvakkat reis (geçici başkan) Nâzım Bey ve bazı yöneticileri tutuklanmıştır. Kısa sürede yeniden kurulmuş ve 12 Eylül 1922'de yeniden kapatılmıştır. Kısacası, Türk burjuvazisi cephede işgalci ile mücadele ederken, aynı anda içerideki "sakıncalı"lar ile uğraşmaktan geri kalmamıştır. TKP'li  (1920) onbeşlerin yine işgal yıllarında Türk burjuvazisi tarafından katledilmesi bu durumun bir diğer yansımasıdır.

THİF'in o yıllarda BMM'de ciddi faaliyet gösterdiği ve Komintern ile Birinci Doğu Halkları Kurultayı sonrası kurulmuş TKP (1920) ile organik bir bağa sahip olduğunu biliyoruz. Hatta az önce bahsettiğim Nâzım Bey, İç İşleri Bakanlığı da yapmış ve Mustafa Kemal Paşa'nın ölümle tehdit ile karışık baskısıyla görevden alınmıştır. Bu olayı kendisi Nutuk'ta şöyle anlatmaktadır:
İşte arz etmek istediğim husus, vekillerin intihabına ait kanunun tadilini müstelzim sebeblerden biridir.
Efendiler, 4 Eylül 1920 tarihinde Tokat Meb’usu bulunan Nâzım Bey, 89 reye karşı 98 rey ile Meclisçe Dahiliye Vekâletine intihap olundu. Nâzım Bey, dakika fevt etmeksizin büyük istical ile Vekâlet makamına gidip ifa-yı vazifeye başladı. Badehu, heyet-i İcraye reisi bulunmama hasebiyle beni ziyarete geldi.
Ben Nâzım Beyi kabul etmedim. Meclis-i Âlinin, mazhar-ı itimat ve intihabı olan bir vekili kabul etmemekle, ihtiyar ettiğim muamelenin mahiyet ve nezaketini elbette takdir ediyorum. Fakat, memleketin büyük menfaati, beni bu yolda harekete mecbur tutuyordu...
Efendiler, Meclis azaları meyanında, aykırı birtakım prensiplere temayül gösterenler zuhura başlamıştı. Bunlardan biri olmak üzere, Nâzım Bey, ve rüfekası en çok nazar-ı dikkatimi celbeylemişti, Nâzım Bey’in, daha Sivas Kongresi esnalarında, kendisinden aldığım safsatalarla mali bazı mektularıyla ne zihniyet ve mahiyette olabileceğini anlamıştım...
Nâzını Bey, bizzat ve bilvasıta ecnebi mehalifinden bazılarıyla temas yolunu bulmuş ve teşvik ve muavenete de mazhariyetini temin etmişti.
Bu zatın, Halk İştirakiyim Fırkası diye, gayrıciddi, sırf cerr-i menfaat maksadıyla bir fırka teşebbüsü ve onun başında gayrı milli faaliyet sevdasında bulunduğu, mutlaka mesmuunuz olmuştur.
Bu zatın, ecnebîmehalifin, casusluk ettiğine de asla şüphe etmiyordum. Nitekim, bilâhare İstiklâl Mahkemesi bir çok hakayiki meydana koymuştu.
İşte Efendiler, bu Nâzım Bey, bizzat arkadaşları vasıtasıyla yaptığı mütemadi propaganda sayesinde bize muhalefete hazırlananların, menafi-i âliye-i milleti unutarak yardımlarıyla Dahiliye Vekâletine geçirilmişti. Bu suretle Nâzım Bey, hükümetin, bütün dahili idaresi makinesinin başında, memleket ve millete değil, fakat, paralı uşağı olduğu kimselerin arzusuna en büyük hizmeti ifa edebilecek vaziyete gelebilmişti.
Bittabi, Efendiler; buna da askı razı olamazdım. Onun için Dahiliye Vekili Nâzını Bey’i kabul etmedim ve istifaya mecbur ettim. Lüzum görüldüğü zaman dahi, Meclis’te, celse-i hafiyede malûmat ve mütaleatımı açıkça söyledim.
Muhterem Efendiler, pek güzel bilirsiniz ki, sultanlarla, halifelerle idare olunmuş ve olunan memleketlerde vatan için, millet için en büyük tehlike, sultanların ve halifelerin düşmanlar tarafından satın alınmış olmalarıdır... Meclislerle idare olunan memleketlerde de, en muhlik cihet, bazı meb’usların ecnebi nam il hesabına çalınmış ve satın alınmış olmalarıdır. Millet Meclislerine kadar, dahi! olmak yolunu bulabilen vatansızlara tesadüf etmek müsteb’at olmayacağına tarihin, bu babtaki misalleriyle hükmetmek zarurîdir. Bunun için millet, vekillerini intihap ederken, çok dikkat ve kıskanç olmalıdır....”  (Nutuk 2. Cilt, s. 672-674)

Ayrıca THİF yöneticileri ve üyeleri, hükümeti yasadışı yollardan devirme amacı güttükleri suçlaması ile İstiklal Mahkemesi'nce yargılanmış ve Ağustos 1923'te suçlu bulunarak 15 yıl kürek cezası almışlardır. Sonraki yıllarda da TKP yöneticilerini "ameleden adamları iktidara geçirme" (1927), Bursa'da bir ağaca orak çekiç şekli kazınması (1929) gibi sebeplerle yargılayan Türk burjuvazisinin komünist mahkemelerini propaganda tehlikesinden dolayı basına kapattığını ve tüm itirazları, temyiz taleplerini reddettiğini de eklemeli.

Daha sonra belki başka bir yazıda TKP (1920) veya THİF tarihine daha detaylı değinmek isterim, ama şimdilik sözü THİF'e bırakıyorum. İşte THİF'in 12 Eylül 1922 tarihinde kapatılması üzerine yayınladığı bildiri:

Türkiye Komünist Partisi'nin 12 Eylül 1922'de yasaklanması üzerine Merkez Komitesi'nin protestosu  
Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'ne
Burjuva efendiler,
Bugünlerde Avrupa emperyalizmine karşı bir zafer kazandıran Türkiye'nin işçileri ve fakir köylüleridir.
Sizi bugüne kadar ekmeksizlikten, parasızlıktan, silâhsızlıktan sıkıntı çektirmeden memleketin efendisi yapan, bir milli hükümetin dağılmadan yaşamasını sağlıyan Türkiye işçi ve köylüleridir.
Siz bu hükümet sandalyesine işçi ve köylüleri merdiven yaparak çıktınız.
Avrupa emperyalizmine karşı Anadolu'da üç yıl süren silâhlı savaşta, bu Kuva-i Milliye savaşında, işçi ve köylü sınıfından fazla bir fedakârlık yapan başka bir sınıf yoktur.
Kendi haklan ve hürriyetlerine kavuşacağı vaat edilmiş olan işçi ve köylüler bu kanlı savaşta hiç bir fedakârlıktan çekinmediler. Elindeki malını, evlâdını, kanını ve canını bu yolda saçtı ve döktü!
Türkiye işçi ve fakir köylülerinin savunucusu olarak kurulan Komünist Partisi, onun kızıl sancağı altında toplanan bütün işçiler ve köylüler, yığın çoğunluğunun izlediği ulusal savunma politikasından ayrılmadı. Hükümete, onun dış politikasında bağımsızlık ve emperyalizme karşı savaş politikasında daima yardımcı kaldı.
Uluslararası emekçi güçlerinin yardımını sağlamaya çalıştı. Türkiye işçi sınıfı sınıfsal çıkarlarını bütün zıtlıklarına, karşıtlıklarına, kendi durumunun günden güne kötüleşmesine, vurguncularınızın soygunlarına, jandarmalarınızın baskı ve ezgisine rağmen, iç politikada cesur ve metin olmaya çalışmış, ulusal savaşın süresince kendi sınıf ve haklı isteklerini gözden çıkarmamıştır.
Siz, boş ve yalancı vaatlerden, laftan başka bir şey yapmadınız. Bir zamanlar hepiniz bir danışıklı «Komünist Partisi» bile kurdunuz, kalpaklarınıza kırmızı tepelik geçirdiniz.
Mecliste ve gazetelerinizde: Anadolu'da basın hürriyeti, toplantı hürriyeti, görüş, kanat, fikir hürriyeti olduğunu, sansür ve zülüm gibi kötülüklerin yok edildiğini yaygaralarla yaydınız. Bunları siz, utanmadan Meclisinizin tutanaklarına bile geçirdiniz.
İşçi ve köylülerin omuzları üzerinde kurduğunuz tahta oturduktan sonra bütün vaatlerinizi unuttunuz. Yalancı olduğunuz meydana çıktı. 12 Eylül 1922'de, «Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası»nın (Halk Komünist Partisi'nin) yasaklandığını ilân ettiniz. Böylece Türkiye işçi ve köylülerinin örgütünü, sesini boğmaya kalkıştınız.
Hayır efendiler, hayır!
Komünist Partisi bir varlıktır. Bu parti yasalara göre kurulmuştur. Onu yasaklamaya hakkınız yoktur. Türkiye Komünist Partisi sınıfsal bir varlıktır. O, Türkiye işçi ve köylülerinin partisidir. Bu sınıflar var oldukça, o da yaşayacaktır. Bu sınıflar yok edilemez. Partilerini de yok edemezsiniz. Komünist Partisi uluslararası bir varlıktır. Uluslararası proletarya ordusunun Türkiye'deki bir koludur. Uluslararası bu ordu var oldukça, siz o partiyi yok edemezsiniz. Bunun için Meclisten bir kanun çıkarsanız bile hiç bir şey yapamazsınız. Bizim işçi ve köylülerimizin partisi, bizim sınıflarımız gibi daima ayakta duracaktır.
Partimizi yasaklamak, gazetelerimizi kapatmak ve arkadaşlarımızı zindanlara doldurmak, Avrupa emperyalistleriyle pazarlıklara girişmek yolundaki tutumunuzla bağlıdır. Komünistler, politikanızın içyüzünü halka, açarak maskelerinizi yere düşürmektedir. Memlekette gerçek reformlar, sosyal devrimler isteyenleri susturmak istiyorsunuz.
Evet, biz işçi ve köylüler biliyoruz sizin saldırılarınızdan, iftiralarınızdan kasıt budur.
Fakat, emin olunuz biz Türkiye komünistleri susmayacağız. Bu haksız ve barbarca saldırılarınızı kesinlikle protesto ederiz.
Kahrolsun yalancı ve gaddar burjuva politikası!
Yaşasın işçi ve köylülerin kurtarıcı ideolojisi!
Yaşasın Türkiye Komünist Partisi!

Genel Sekreter Salih Hacıoğlu
Kızıl Sendikalar Genel Sekreteri Mahmud
Gençler Birliği Bürosu
TKP MK Kadınlar Kolu Şefi Cemile
Komintern'in Üçüncü Kongresi'ndeki Türkiye delegasyonu Sekreteri Orhan (Sadrettin Celâl Antel)
Paylaş

grip, kriz, en büyük hata (2)

     "Hunter-gatherers practiced the most successful and longest lasting lifestyle in human history. In contrast, we're still struggling with the mess into which agriculture has tumbled us, and it's unclear whether we can solve it. Suppose that an archaeologist who had visited us from outer space where trying to explain human history to his fellow spacelings. He might illustrate the results of his digs by a twenty-four hour clock on which one hour represents 100,000 years of real past time. It the history of the human race began at midnight, then we would now be almost at the end of our first day. We lived as hunter-gatherers for nearly the whole of that day,from midnight through dawn, noon, and sunset. Finally, at 11:54 p.m., we adopted agriculture. As our second midnight approaches, will the plight of famine-stricken peasants gradually spread to engulf us all? Or will we somehow achieve those seductive blessings that we imagine behind agriculture's glittering facade and that have so far eluded us?" [1]
    Diamond daha önceki yazımda değindiğim makalesini bu sözlerle bitiriyor. İnsanlığın geçmişinde son 10 ila 15 bin yılın kayda değer bir zaman olmamasına rağmen küçük gezegenimiz ve kendi üzerimizde -sosyal olarak- yaptığımız değişikliklerin başdöndürücü hızını hesaba katarsak, bu sürenin önemini anlarız. Fakat, tarihten ders çıkarmasını bilenler için korkutucu bir durum da ortaya çıkmaktadır: bu kadar kısa sürede, dünyada yaptığımız bu kadar şey -ki Jared Diamond'a göre yalnızca avcı-toplayıcıların sanatsal faaliyetleri bile yeterince fazladır-, acaba önümüzde bir bu kadar süre daha varken hangi boyutlara gelecek ve bizi nasıl etkileyecektir?

    Yazının önceki bölümü ile bütünlüğü sağlamak açısından Engels'ten yaptığım alıntının kısa bir parçasını burada tekrarlamakta fayda görüyorum: "(...) Yukarda belirtildiği gibi, hayvanlar, etkinlikleri yoluyla, insanın yaptığı ölçüde olmasa bile aynı biçimde çevreyi değiştirirler ve bu değişiklikler, gördüğümüz gibi, bu kez de başka etkiler doğurur ve onları meydana getirenleri değiştirirler. Çünkü doğada hiçbir şey ayrı ayrı meydana gelmez. Her şey, diğerlerini etkiler ve diğerlerinin etkisi altında kalır, ve çoğu zaman da, doğabilimcilerinin en basit şeyleri bile açıkça görmesini önleyen, bu çok yönlü hareketin ve karşılıklı etkilerin unutulmasıdır. (...) Bununla birlikte, doğa üzerinde kazandığımız zaferlerden dolayı kendimizi pek fazla övmeyelim. Böyle her zafer için doğa bizden öcünü alır. Her zaferin beklediğimiz sonuçları ilk planda sağladığı doğrudur, ama ikinci ve üçüncü planda da büyük çoğunlukla ilk sonuçları ortadan kaldıran, bambaşka, önceden görülmeyen etkileri vardır." [2] Doğa ile ilişkilerimizi, o doğanın bir parçası olarak ele almak yerine onun içinde gezinen bir "turist"miş gibi ve hatta daha abartılı bir görüşle ona hükmeden misyonermiş gibi ele almak şeklinde tezahür eden kendimizi eleştirmemezlik alışkanlığını tez elden bırakmak için ciddi bir uyarıdır bu.

     İnsan, her şeyiyle doğanın bir parçasıdır. Toplum diyeceğimiz bir sosyal örgütlülüğün oluşması öncesine, yani insanlığın oluşumuna ve onun oluşmasına kadar gelen sürede canlılığın oluşup evrimleşmesine ve onun oluşmasına kadar geçen sürede evrenin oluşup gelişmesine kadar geriye gidebiliriz istersek. Tarihi bir geriye dönüşte makul gözükse de, doğa bu diyalektik zincir içinde geriye doğru işlemez -Feynman espirili bir şekilde buna bir kamera filmini geriye sardığımızda hareketlerin yapay gözükmesinin sebebi olarak yaklaşır-, olaylar çoğu zaman tersinebilir değildir.  Klasik bir görüş, bu terse gidişten insanın oluşumunu doğanın hareketinin en ileri ve mükemmel noktası olduğuna götürerek insanı evrenin merkezine koyuveriyor. Zamanda geriye gidildiği ve gelişim sürecinin terslendiğini unutmak gibi ufak bir hatası olan bu muhteremlerin düşündüğünün aksine insan evrimi, doğanın diyalektiğinin kaçınılmaz sonucu, en üst noktası -ve insanı doğanın bir parçası olarak kabul ettiğimize göre- doğanın hareketinin en mükemmel bir şekli değildir. Olayların tersinebilir olmamasına dönersek, evrimimiz öncesindeki hiçbir olay evrimimizden etkilenmediği gibi, biz bir gün yok olursak -burada kasıt tersine evrim değil, düpedüz yok olmaktır- da evren arkamızdan ağıt yakmayacak ve var oluş sebebini kaybettiği için kendini intihar etmeyecektir.

    Fakat az önce yanlış düşündüğünü söylediklerimizin haklı oldukları bir nokta var. İnsan hareketinde doğanın genel hareketinin eğilimlerini görmek mümkündür. İnsan, hem maddi evrenin hem de kendi zahiri "evreni" olan toplumun bir parçası olarak doğanın ve insan toplumlarının tarihinin bir noktasında olasılıksal olarak var olarak -üreme !- aslında onu var eden doğal ve toplumsal şartların bir toplamı olarak varlığını sürdürür. Elbette ki yalnızca tarihsel koşulların değil, yaşadıkları süre boyunca toplumda var olan milyarlarca bireyin olasılıksal hareketlerinin tek tek o insan üzerindeki etkileriyle de değişerek var olurlar. Fakat günümüzün etkileşimlerinden önce tarihsel etkiye bakarsak Marx'ın deyişiyle "İnsanlar, tarihlerini kendileri yaparlar, ama bunu, kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde değil, doğrudan verili olan ve geçmişten miras kalan koşullar içinde yaparlar. Ölü kuşakların bütün geleneği, olanca ağırlııyla yaşayanların zihinleri üzerine çöker..." [3] Bugün insanlar neden çılgınca daha çok gelişmeye çalışıyorlar? Neden daha gelişmiş bilgisayarlar, daha hızlı internet, daha yaygın basılı yayın ağları, daha büyük binalar, daha uzun menzilli uçaklar, daha büyük gemiler yapmaya çalışıyoruz? Neden hep "daha"sını istiyoruz? Peki neden doğanın kaynaklarını sınırsızca kullanmakta kendimizi özgür görüyoruz? Neden nükleer enerjiye bile karşı çıkarken alternatif enerji kaynakları sunmak zorunda hissediyoruz kendimizi? Neden hepimiz -değilse de çoğumuz- evlenmek ve çocuk sahibi olmak istiyoruz? Neden bir evimiz, arabamız, bize ait onlarca eşyamız olsun istiyoruz? Bunlar bizim "doğamız"ın gereği mi?

    Bu soruları peşpeşe uzatıp gidebiliriz. Fakat genel konsepti yakalamamız için yeterli. Bunların bizim doğamızın gereği olup olmadığı meselesi biraz karmaşık. Çok mekanik düşünen birisi olsaydım, bu kadar sövüp saydıktan sonra "doğamızda bunlar yok" diyip işin içinden çıkardım ve hatta böyle yapabilmeyi de isterdim. Ama ne yazık ki kazın ayağı öyle değil. İnsan tür olarak evrilişinden ayrılarak düşünülemez. Zihinsel ve bununla birlikte el becerileri vs. gibi konularda kazandığı ve onun -tabir yerindeyse- "ruhunu" oluşturan bu en temel yapılar, kuşkusuz ki doğamızın ağırlıklı bir parçası. Fakat, insanın evrilme şartlarını aşarak en basitinden bir alet yapma yeteneğini ve tutkusunu getirdiği boyutlar ele alınırsa, ortada orantısız ve "doğamız" ile örtüşmeyen bir durum belirir. Daniel Dennett bir konuşmasında izleyicilerine "şeker neden tatlıdır?" diye sormuştu. Kuşkusuz ki şeker bize tatlı geldiği için tatlıdır ! Glikoz moleküllerine gözleriniz kör oluncaya kadar bakın isterseniz demişti sonrasında seyircilere, şekeri tatlı yapan hiçbir şey göremezsiniz. Fakat gözünüzü insana çevirip onun algısına bakarsanız, şekerin neden tatlı olduğunu görebilirsiniz. Çünkü şekerli bitkiler bol miktarda enerji içerir ve insan da bu molekülü "tatlı" hanesinde sınıflandıracak şekilde evrimleşmiştir. Tıpkı bunun gibi, alet yapmak da -evrimsel geçmişine girmeye gerek yok-, aile kurmak da, iletişim ve ulaşım araçları geliştirmek de insanın hem evrimsel hem toplumsal gelişiminin bir sonucunda olmaktadır.

     Fakat bu işin bir sınırı olduğunu söylemiştik. İnsan, doğaya karşı sorumsuz değildir. Doğal seçilim gibi kanlı bir giyotine benzeyen bir araçla adaletini sağlayan doğaya karşı üstün olmak mümkün müdür? Burada durup düşünelim. Avcı-toplayıcı bir toplum, pek de doğanın sınırlarını aşmış sayılmaz. Elbette inanılmaz derecede soyutlamalar -en basitinden sanat !- yapabilecek kadar da müreffehler. Ama doğa ile belirli bir dengede duran bir toplum yapısına sahipler. Üstelik önceki yazıda gördüğümüz gibi, doğa onlara cömert davranıyorken ona hükmetmek gibi çılgınca düşüncelere de kapılacak gibi değiller. Peki ya biz? Bizi tanımlayan vurucu tek bir kelime varsa, o da yabancılaşmadır. Yabancılaşma ilk olarak doğaya karşı oldu. Doğal besin elde etme yollarımızı, doğayı manipüle ederek değiştirdik. Artık doğanın adaletini aldatabiliyorduk. Daha sonra şehirler kurarak doğal yaşam alanlarımızı -ve bu alanların doğasını- değiştirdik. Artık kendimize de yabancılaşmıştık: ezilen-ezen, efendi-köle, patron-işçi şeklinde bölünmüş sınıflı bir toplum olmuştuk. Ortantısızlığın da oranını kaçırınca, inanılmaz nüfus yoğunluklarına ulaştık; insanın kendine ve yaptığı işe yabancılaşması da işe yaramıştı, artık bireyler olarak "birer araba" "birer ev" sahibi olarak doğayı daha orantısızca tahrip ediyorduk. 3 milyon Amerikan çiftçisinin 2 milyar insana yetecek kadar tahıl ürettiği, ve bunların hepsinin yiyecek olarak kullanılmayıp bir kısmının yakıt olarak kullanıldığı, bu sırada 6.5 milyar insanlığın 2 milyarına yakınının açlıkla boğuştuğu "görkemli" bir medeniyet kurduk. Küçük dünyamız yetmediği için, İspanyol kaşifler gibi uzayı fethetmeye bile kalkıştık.

    Ve bunların hiçbirisi doğamız gereği bu boyutlara ulaşmış değil. Doğamız gereği alet yapabiliyoruz, ama doğamız gereği uzay mekiği yapmıyoruz. Doğamız gereği -her hayvan gibi- çok çocuk yapmak istiyoruz, ama doğamız gereği 6.5 milyar kişi olmadık. Doğamız gereği sanat yapacak durumdayız, ama doğamız gereği Kolezyum inşa etmiyoruz. Elbette insanın doğasında bir de "merak etmek" vardır. Bilim çoğu zaman bu merak ile gelişir. Fakat, merak ettiği için atomun parçalanabilirliğini araştıran insan merak ettiği için nükleer silah yapmaz. Bu hem doğaya hem de topluma egemen olma güdüsü ile ortaya çıkar ki "yabancılaşma"nın temelidir. Geçen yazıda değindiğim tarihlerde, 10-15 bin yıl önce bir yerlerde doğayla barışık olduğumuz sınırdan şöyle bir ayağımızı içeri soktuk. Baktık ki bir şey olmuyor, tren yoluna indik. Şu anda belki "ilerliyor" gözükebiliriz. Fakat, tren yolunda ilerlemek arkadan trenin gelip çarpmayacağı anlamına gelmez. Evet, belki trene doğru da ilerlemiyoruz. Doğayı anlamak-kavramak, bunlar çok güzel. Ama unutmayalım ki; ne biz doğayı anlamak için buradayız, ne doğa biz onu anlayalım diye burada. Bu yüzden insanı evrenin merkezine koyup, ona olmayan bir anlam atfedip yaptığı tüm hatalarını haklı çıkarmaya çalışmayalım.

    Günümüz ekonomik krizleri, savaşları ve gördüğümüz üzere hiç de akla gelmeyen hastalıklar dahi bu yabancılaşmanın ürünü. Peki bu doğaya ve kendine yabancılaşmanın çözümü nedir? Şaire bakarsak, umut yine insanda. Engels'e bakarsak doğayı ve kendimizi, buna bağlı olarak da doğayla olan ilişkimizi her gün daha çok ve daha iyi anlıyoruz. Bu durumdan, Thomas More'a göre Utopia, Marx'a göre yabancılaşmanın olumsuzlanması olarak avcı-toplayıcıların komünal yaşamının günümüz toplumsal seviyesine yansıması olan komünizm çıkar. Bilim ve bilinç geliştikçe, insanların çoğunun "neden böyle yapıyoruz" diye soracağı bir gün gelecektir diye düşünüyor; bu, doğanın hareketinin kaçınılmaz bir sonucu olacaktır. Fakat, bu yalnızca seçeneklerden birisi. Geçen yazıda koyduğum videoda Jared Diamond'un belki farkına varmadan belirttiği, insanlığın doğayla barışık olarak bu "kan davası"nı halletmesinin -günümüz popüler deyimiyle demokratik çözümün- yolu bu olacaktır gibi gözüküyor. Bu yolun da "çevre politikaları" gibi yüzeysel geçiştirilecek reformlarla gerçekleşemeyeceğini de görüyoruz. Bir de, çözüme gitmeyip kan davasını kangrenleştirmek var. O durumda insanlığın durumu ne olur bilemeyiz; ama doğanın hiçbir şey kaybetmeyeceğini kesinlikle biliyoruz. Ya onunla barışıp ona uyum sağlayacağız, ya da o bizi kendisine uyduracak.

    
[1] The Worst Mistake In The History Of The Human Race, Jared Diamond, Discover-May 1987, s. 64-66

[2]  Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü, Friedrich Engels, 1876

[3] Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i, Karl Marx, 1852, s. 1
Paylaş

grip, kriz, en büyük hata (1)

Hastalıklar, savaşlar ve ekonomik buhranlar. İnsan kendini bildi bileli bu büyük olayların akışında sürükleniyormuş gibidir. İlk tahlilde hepsi bir diğerinden ayrık gözükür. Hepsi  bireyler ve toplumlar üzerinde ayrı ayrı kendi trajedisini yaratır ve yaşatır çünkü. Küçük mavi gezegenimizde büyük hayallerimizi kovalarken bu trajedilerin ortasında kendimize "neden ben" diye sormuşluğumuz veya bir toplumun -hatta tüm insanlığın- "neden biz" sorusunu sormuşluğu olmuştur her zaman. Belki de, bilincin ilk nüvelerinden birisidir bu. Ya da aksine, bilincin son aşaması yani çok büyük bir birikim sonrasında yapılacak bir soyutlamadır.  Demek istediğim, doğayı tek taraflı algılamak ve sorgulamanın ötesinde, kendini ve kendinin doğayla ilişkisini algılama ve sorgulama bir uç noktadır, ama hangi uç olduğunu bilemeyeceğim.  Zaten bu problemden ötede, "neden ben" daha doğrusu "neden biz" sorusunun yanıtını aramaya çalışacağız. Başlıkta açıkça görüldüğü gibi, gideceğimiz yolda Jared Diamond'dan yardım alacağız.

Daha önceki yazımda Jared Diamond'dan genel olarak bahsetmiştim. Özellikle Tüfek, Mikrop ve Çelik'te ve Çöküş'te insanlığın son 10-15 bin yılını kapsayan bir evreye değindiğinden de bahsetmiştim. İlk olarak Lewis Morgan'ın Ancient Society kitabında bahsettiği bu dönem, medeniyete [*] geçiş dediğimiz arpa-buğday gibi Bereketli Hilal[**] kökenli tahılların ilk önce toplayıcılığın yanında bir miktar ekilmesi, daha sonra mevsimlik yiyecek olarak ekilmesi ve en son olarak da bugün Irak-Suriye bölgelerinde kalan ilk tarım toplumları yerleşimleri dediğimiz köy-komün[***] arası yerleşimlerde tahıl ambarlarının da kullanılmaya başlanmasıyla farklı bir aşamaya girilerek mevsimlikten yıllık tarıma geçilmesi ile başlayan ve günümüze kadar uzayan bir dönemi kapsar. Tarımın bu şeklini alması, Mezopotamya kökenli medeniyetin günümüzde bile çok baskın ve birinci derecede görülen etkilerini ve karakterini sertçe şekillendirmiştir. Günümüzde ana tüketim maddesi olarak kullanılan tahılların çoğu Bereketli Hilal kökenlidir. Bunlardan arpa ve buğday örneğine bakarsak sebebi kolayca anlaşılabilir; bu bitkiler kolay ıslah edilebilirler, uygun şartlarda bir yıl depo edilebilirler ve nişasta depoladıkları başak kısımları dışında da hayvan yemi olarak saplarını bırakırlar ve bu hayvanlar da aynı zamanda toprağa verimi artıracak gübreleri bırakırlar. Bu özellikler kronolojik olarak yaklaşık 10-12 bin yıl kadar önce gerçekleştirilmiştir. Önce tahıl bitkilerinden sağlıklılar göz yordamıyla seçilerek -bilinçli seçilimle genlere müdahale, malumunuz GDO meselesi- sağlıklılar tohum olarak kullanılmış ve böylece çok kısa sürede verim ileri seviyelere çıkmış. Daha sonra ise depolama geliyor anlattığımız gibi, ve sonrasında ise artık yerleşik hayata geçmiş ama hala et için avcılık yapması gereken insanların yine Bereketli Hilal kökenli keçi, koyun, inek, eşek, at gibi hayvanların evcilleştirilmesi gerekmiştir, ve yapılmıştır da. Böylece hem gübre ile verim daha da artmış, hem de insanlar avcılık ve toplayıcılık için kaybettikleri zamanı daha farklı alanlara yöneltebilmişlerdir. Medeniyete geçiş aşaması, en azından Mezopotamya için böyle. Tabi ki Çin, Afrika, Güney Amerika, Yeni Gine, Avustralya gibi yerlerde tahıl tarımı ve bu kadar yaygın hayvan evcilleştirmesi olmadığı için durum çok daha farklı gözükse de benzer yönler çok daha fazla. Bu detaylara girmekten kaçınarak, esas meselemize dönelim. Medeniyete geçildi de ne oldu? İşte Diamond burada şimdiye kadar çizdiğimiz senaryoyu onaylayan pek çok antropologdan sonra işi devralıyor.



Günümüze ve "tarihe" yani yazılı geçmişimize bir baktığımızda, yazının girişindeki büyük trajedik olayların tekrarlandığını ve buna rağmen hepimizin bu durumları doğal olarak kabul ederek diğer hayvanlardan ve ilkel atalarımızdan üstün bir yaşam sürdüğümüzü de iddia eder durumda olduğumuz görülür. Kaçımız bundan 15 bin yıl önce dünyaya gelmek isterdi? Ya da o kadar geriye gitmeyelim, bundan iki yüz yıl önce doğru elektriğin ve içten yanmalı motorların olmadığı bir dönemde? 18. yy.'a dair belki romantik sebepler sayılabilir, ama sanırım çok azımız bir avcı-toplayıcı toplumda dünyaya gelmeyi isterdik. Çünkü günümüz dünyasında rahat, sağlıklı, kültürlü ve estetik bir hayatın keyfini sürdüğümüzü düşünürüz. Bir hayvanın peşinde ava gitmek veya her gün taze meyve ve ot toplamak gibi derdimiz yok ne de olsa. Ama Jared Diamond bizleri biraz dürterek işin pek de öyle olmadığını söylüyor.

From the progressivist perspective on which I was brought up to ask "Why did almost all our hunter-gatherer ancestors adopt agriculture?" is silly. Of course they adopted it because agriculture is an efficient way to get more food for less work. Planted crops yield far more tons per acre than roots and berries. Just imagine a band of savages, exhausted from searching for nuts or chasing wild animals, suddenly gazing for the first time at a fruit-laden orchard or a pasture full of sheep. How many milliseconds do you think it would take them to appreciate the advantages of agriculture? [1] diye meseleye girdikten sonra ekliyor Diamond: While the case for the progressivist view seems overwhelming, it's hard to prove.  How do you show that the lives of people 10,000 years ago got better when they  abandoned hunting and gathering for farming? Until recently, archaeologists had to resort  to indirect tests, whose results (surprisingly) failed to support the progressivist view.  Here's one example of an indirect test: Are twentieth century hunter-gatherers really  worse off than farmers? Scattered throughout the world, several dozen groups of so-  called primitive people, like the Kalahari Bushmen, continue to support themselves that  way. It turns out that these people have plenty of leisure time, sleep a good deal, and  work less hard than their farming neighbors. For instance, the average time devoted each  week to obtaining food is only twelve to nineteen hours for one group of Bushmen,  fourteen hours or less for the Hadza nomads of Tanzania. One Bushman, when asked  why he hadn't emulated neighboring tribes by adopting agriculture, replied, "Why should  we, when there are so many mongongo nuts in the world?" (agy, vurgular eklenmiştir).

Durup bir düşünelim. Dünya üzerinde hala avcı-toplayıcı olarak yaşayan toplumlar var ve bunlar yakın bölgelerde yaşayan tarıma geçmiş toplumlardan daha çok boş zamana sahipler, üstelik bir de yüzsüzce neden tarım yapalım ki diyorlar ! Bununla bitmiyor, aynı yazının devamında Diamond'un eklediği gibi:  While farmers concentrate on high-carbohydrate crops like rice and potatoes, the  mix of wild plants and animals in the diets of surviving hunter-gatherers provides more  protein and a better balance of other nutrients.  Günlük ihtiyaçlarından daha fazla karbonhidrat ve protein temin edebilen ve daha çok boş zamanları olan avcı-toplayıcılar; üstelik onlarca farklı tür bitki yedikleri için binyıllardır buğday, arpa, pirinç veya patates kıtlığından açlıkla boğuşan tarıma geçmiş "medeni" toplumlar gibi buhranlara alışık değiller. Aç kalabilirler, ama bir yıl boyunca değil kısa süreliğine. Yani, günümüzdeki avcı-toplayıcıların durumu sanıldığı gibi bizden daha kötü değil.

Buraya kadarki büyük alıntılardan dolayı özrümü kabul edin, fakat "modern ve medeni insanın üstünlüğü" sonucuna varan progresivist bakışın geçersizliğini göstermek için az bile. Yazının devamında da pek çok aksi kanıt görülebilir. Ama esas ilgilendiğimiz nokta, eğer gittiğimiz yol bizim varoluşumuz için en gerekli yol değilse -ki bu evrim ile çok karıştırılan bir süreçtir, bu konuda dikkatli olunmalı- neden seçtik ve bunun sonuçları neler olacaktır? Neden seçtik sorusunun cevabı çok açık değil. Dünyada tarıma geçen pek çok insan topluluğu var ve bunların geçiş zamanları da benzer tarihlere denk gelmekte. Fakat bazı çevrelerde hakim olan tarıma geçişin insan toplumlarının vazgeçilmez bir gelişim aşaması olduğu olgusu yanlıştır. Tarıma geçiş, toplayıcılığın veriminin düştüğü zamanlarda  ıslaha ve yetiştirmeye uygun bitkilerin civarında yaşayan toplulukların zorunlu veya zorunsuz olduğu kesin olmasa da geçrekleştirdiği bir aşamadır. Burada bir görüş, avcı-toplayıcı toplumların tarıma nüfus yoğunluğu olarak zorunlu olmadıkça geçmediklerini savunur. Yani, geçiş yine bir coğrafi-çevresel determinizmin sonucu oluyor. Peki ya sonuçları?

Yazının başında değindiğim gibi (güncel olarak özellikle H5N1 ve H1N1 gibi pandemik hastalıkların gündeme taşıdığı) salgın olsun olmasın hastalıklar, iklim değişimi, ekonomik buhranlar, savaşlar, açlık, işsizlik vesaire uzayıp giden bir liste hazırlamak pek hoş olmazdı. Elbette tüm dertlerin sorumlusunu bulmuş gibi indirgemeci davranacak değiliz. Fakat, günümüz medeniyetinin -ve tarihimizin elbette- bize getirdiği fakat başka toplumlarda olmayan sorunların sebeplerini bu kadar temel bir faktörde aramak çok akılcı olacaktır.

6 milyon yıllık insan evriminin son 10-15 bin yılında -ve onun evrimsel geçmişine zıt olarak- gelişen tarım ve hayvancılığın insanlığa birincil hediyesi sağlık sorunlarıdır -diğer sorunların bazılarına daha sonraki yazı(lar)da değineceğiz-. Avcı-toplayıcı toplumlara kıyasla, tarıma geçen toplumlar sağlık konusunda inanılmaz bedeller ödemişlerdir. Bir örnek için Diamond'a dönersek: Compared to the hunter- gatherers who preceded them, the farmers had a nearly fifty percent increase in enamel defects indicative of malnutrition, a fourfold increase in iron-deficiency anemia (evidenced by a bone condition called porotic hyperostosis), a threefold rise in bone lesions reflecting infectious disease in general, and an increase in degenerative conditions of the spine, probably reflecting a lot of hard physical labor. "Life expectancy at birth in the preagricultural community was about twenty-six years," says Armelagos, "but in the postagricultural community it was nineteen years. So these episodes of nutritional stress and infectious disease were seriously affecting their ability to survive."  Örnek çok açık. Tarım, sağlık için hiç de iyi değil ! Ama besleyecek çok fazla nüfusunuz varsa? İşte o zaman buna mecbursunuz. Zararlı olduğunu bile bile bir şeyi yapmak gibi. İnsanları binyıllardır kıran pek çok hastalık, evcilleştirilmiş hayvanlardan insanlara geçmiştir. Avcı-toplayıcı toplumlar hayvanlarla bu kadar iç içe olmadıkları için çok az enfeksiyonal hastalığa sahiptir. Ayrıca, tarıma geçişe kadar dayanan bazı sağlık sorunları ise hiç de enfeksiyonal değildir: obezite, stress, iskelet sistemi bozuklukları, kalıtsal hastalıklar, yüksek tansiyon ve uzayıp giden bir liste. Hepsine de çok aşinayız.  Çok beğendiğim bir düşünce şudur: insanlar evrim üzerinde tehlikeli bir oyun oynuyorlar. Normalde soyunu devam ettirme şansı olmayan (kısır olması manasında değil, örneğin bir kalıtsal hastalığın taşıyıcısı olarak) pek çok insan gelişen tıp ile bilinçli (cinsel) seçilimi atlatarak çocuk sahibi oluyor. Bu, günümüzde insanların ömrünü ve yaşam kalitesini artırıyor gibi gözükebilir. Peki bu genetik havuzdaki tahribat yeterince büyük bir boyuta gelince? İşte insanlar için tehlike çanları o zaman çalacaktır.

Tarım ve hayvancılık ilk önce köy ve kent yapılaşmasına ve çok yakın tarihlerde de devletleşmelere yol açtı. Bu genel olarak dünyanın demografisini kökten etkileyen bir gerçek. Bugün bizi biz yapan genetik birikimler bazı olasılıksal süreçler sonucunda ama en keskin olasılık bileşeni olarak ise tarıma geçişle belirlenmiştir. Ama öyle bir belirlenme ki, sayısız hastalık ile boğuşa boğuşa ve hepsine karşı bağışıklık kazanarak "yok olarak gelişen" bir süreç. Avcı-toplayıcı kuzenlerimiz çok çeşitli bitki ve hayvanlardan yararlanırken, biz genellikle bir-birkaç bitki ve hayvan türüne muhtaç binyıllar geçirdik. Kıtlık yıllarında açlıktan kırıldık. Hijyen anlayışı olmadan çok geniş toplu yaşama geçtik ve hastalıkların -tıpkı eski İstanbul yangınları gibi- yayılmasını sağladık. Bu binyıllar sonrasında biriktirdiğimiz bağışıklıklarımızla birlikte Amerika'ya -gazaya giden bir akıncı gibi !- gittiğimizde oradaki toplumlara bu mikroplarımızı da birlikte götürdük. Silahlarımızdan çok kişi öldürmüşlerdi, çünkü onları da kendimizle birlikte güçlendirecek şekilde evrimleştirmiştik -toplu yaşamın katkılarıyla-. Elbette Amerika'daki bazı toplumlar da tarım toplumuydu, ama orada Ortadoğu'daki gibi evcilleştirecek hayvanlar olmadığı için koyun veya inek yerine lama evcilleştirmişlerdi -onu da ne binek olarak ne de tarlada güç kaynağı olarak kullanıyorlardı- ve bu yüzden bu kadar çok enfeksiyonal hastalıklara alışık değillerdi.


Burada güncel bir örneğe girmek istiyorum. Bu günlerde tehlikeli olarak yayılan pandemik bir hastalık olan A gribi, namı diğer domuz gribi. Beni bu yazıyı yazmaya karar verdiren bir başka blog yazısının [2] konusunu oluşturan domuz gribi ve medeniyete geçiş meselesini ondan da faydalanarak mercek altına almak istiyorum. Yazıda değindiği gibi, hayvancılık öncesi insan ve evcilleştirilen -bizlere enfeksiyonlarını hediye eden- hayvan nüfuslarını bilmek zor. Fakat evcil hayvan nüfusu arttıkça beslenme, giyinme, taşıma gibi konularda da ilerleyen insanların nüfusunun artacağı; insan nüfusunun arttıkça hayvan nüfusunun da artacağı açık. Klasik "dünyadaki inekler atmosferin sıcaklığını 2 derece artırıyor" geyiği bir yana, salgın hastalıkların durumunu, dünyanın "fethedilmesi"ne kadar gidecek olan yayılmayı ve bunun doğa ve insan toplumu üzerindeki etkilerini şöyle kısaca tahmin etmesi zor değil. Yazıda en sevdiğim kısım cümle şöyle diyor: "If you are a hunter-collector and are sorry for being infected by a murder pathogen from, let’s say, monkeys, you can be comforted if you are aware that a tribe with more than 50 people will die altogether, or become immune to it very quickly. And probably the sickness will stay right there because those poor people rarely have contact with other groups. Everything changes completely when we have dense populations of animal raisers and agriculturists inter-linked by trading routes and constant extra-tribal interaction. Nowadays even murder pathogens may benefit from the population critical mass, spread to one or more whole continents and cause too much damage, a fact that was very unlikely to happen in the pre-taming period."(agy.) İşte domuz gribi de, hayvancılığın yalnızca bir sonucudur. Bu yüzden, öngörülen ve hiç de şaşırtıcı olmayan -ve hiç de tanrının gazabı olmayan- bir gerçektir. Salgın hastalıkların hepsi için durum özetle budur. Jared Diamond buna "insanlık tarihinin en büyük hatası" diyor.

Bir sonraki yazıda "medeniyet"in sosyal etkilerinden daha çok bahsetmeyi düşünüyorum. Fakat bu kısma giriş olarak Jared Diamond'un Çöküş kitabı üzerine yaptığı kısa bir konuşmayı buraya eklemek istiyorum. Böylece hem onun üslubunu görmüş olacaksınız, hem de harekete geçmek konusunda biraz daha şevk kazanacaksınız umarım. İnsanlık tarihinin en büyük hatasının, o hatadan çok da geç değil, birkaç bin yıl sonra farkına varan insanlardan biri olmak isteyenler için özellikle kesinlikle tavsiye ediyorum.


Why Societies Collapse? (Altyazılar kısmından Türkçeyi seçiniz)



[*] Yazı boyunca medniyet, medeni, medeniyete geçiş kavramları avcı-toplayıcılıktan tarıma ve daha sonra şehir yaşamına geçen insan toplumları ve bu süreç ile ilgili olarak kullanılmıştır. Olumlu veya olumsuz bir anlam taşımamakta, avcı-toplayıcı toplumları olumsuzlamamaktadır.


[**] Bereketli Hilal (Fertile Crescent):  Mezopotamya, Doğu Akdeniz ve Mısır'ı kapsayan ve uydudan bakıldığında dahi yeşilliği ile bir hilali andıran bereketli bölgeye verilen ad. Bkz: http://en.wikipedia.org/wiki/Fertile_Crescent  ve http://www.bible-history.com/maps/maps/fertile_crescent.jpg

[***] İlkel toplumlarda kabilelerin (gens) bir arada yaşadıkları yapı-kurum. Bir örneği geçen yıl Peru-Brezilya sınırında bulunan ve medeniyetle daha önce temas kurmadığı tahmin edilen üst avcı-toplayıcı toplumun şu fotografından görlebilir: http://i.dailymail.co.uk/i/pix/2008/05/29/article-1022822-016B054900000578-659_468x314_popup.jpg


[1] The Worst Mistake In The History Of The Human Race,  Jared Diamond, Discover-May 1987, s. 64-66

[2] Bu blogda H1N1 ile ilgili detaylı bilgiler de bulabilirsiniz: http://blog.h1n1.influenza.bvsalud.org/en/2009/09/14/influenza-a-h1n1-guns-germs-and-steel/
Paylaş

savaş arabalarının kaldırdığı tozlar göze kaçarsa

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi [*] ve benzeri "devlet ideolojisi" derslerinin kulağımıza çaldığı tarihle de inkılapla da bağdaşmayan iflah olmaz vulgerlikte o meşhur dört tarafı düşmanlarla çevrililik ve jeopolitik önem söyleminden, romantik vatanseverliğin medeniyetin beşiği övünmesine kadar pek çok şey söylenir Küçük Asya ve Mezopotamya tarihi için. Övünç kaynağı saydığımız medeniyetlerin nicel çokluğundan öte nitelik olarak da günümüz modern uygarlığını çok yüksek oranda temellendirmiş oluşu belki de bu yaklaşımlara doğrulamak için bir aldatmaca olabilir. Şu halde, neden bu düşünceleri eleştiriyorum?


Öncelikle, bu anlayışlar antik tarih ile günümüz arasında giden sürekli ve zigzaglı hattı bir sıçrayışta bilmem kaç bin yıl ileri sarıp -el çabukluğu marifet- araları da atlayarak sanki o zaman dünyanın politik, demografik ve sivil yapısı şimdiki ile birmiş gibi o zamanın zıtlaşmaları ile günümüzü bağdaştırmaya çalışıyorlar. Şiirsel bir yaklaşım, ama bilimsel kesinlikle değil. Jared Diamond'un ünlü eseri "Guns, Germs and Steel"de çok detaylı açıklamaları ile kuşku bırakmayacak şekilde ortaya koyduğu gibi, bugün Batı Medeniyeti dediğimiz medeniyet akımının -yani ilk antik çağ Mezopotamya sınıflı toplumlarından köken alan- Mezopotamya'da doğup hemen arkasından Küçük Asya'ya sıçraması bu bölgedenin doğal florasında buğday, arpa gibi depolamaya uygun temel tahıl ürünleri ile faunasında inek, eşek, deve, at, keçi gibi evcilleştirmeye uygun hayvanların bulunuşundan ötürüdür. Fakat bir yanılgı var ki, o da tek medeniyetin Mezopotamyadan kaynak alan medeniyet oluşu. Oysa Amerika, Orta Afrika, Güney Afrika, Çin ve Papua Yeni Gine'de farklı medeniyetler "sıfırdan" gelişmişlerdir. Burada romantik vatanperverleri hayalkırıklığına uğrattığımız için üzgünüz.

Bugünkü Batı Medeniyeti'nin tüm bu diğer medeniyetlere -Çin müstesna- galip gelmesine dair detaylara girmekten kaçınıp ilgilenenleri kitaba yönlendiriyorum. Burada esas meselemiz, Mezopotamya'nın antik çağlarda -ve hatta orta çağa da sarkan bir dönemde- ne kadar önemli olduğunu görmek. Tüm bu bitki ve hayvan türlerinin dünyaya yavaşça yayıldığını ve bu süreçte en verimli şekilde Mezopotamya'da bulunduklarını düşünürsek, tüm o çekişmelerin sebebini anlayabiliriz. Peki ya günümüz için ne söyleyebiliriz? Bizim resmi tarih anlayışımız dediğim gibi Sümerlerden Hititlere, Hititler'den -ki onu da Mısır, Asur, Babil olmadan- Roma-Bizansı atlayıp bi anda Osmanlı'ya geçtiği için inanılmaz bir bilgi tahribatı yapılıyor. Tarihte bu topraklar üzerinde hep oyunlar oynandı ayağı gösterilmeye çalışıyor.

Elbette bu topraklarda sürekli çatışmalar-çekişmeler yaşandı. Fakat "bilinen dünya" geyiği gibi tek savaşlar buralarda yaşanmış değil. Sırf Japon-Kore-Çin çekişmeleri [1] (ki hepsinin ayrı ayrı iç çekişmeleri) bile toprağın esas üretim aracı olduğu feodal çağlarda bunun bilmesek de dünyanın her yerinde aynı olduğunu göstermek için yeterlidir bence. Kaldı ki "bilinmeyen dünya" Amerika'daki durum da hiç farklı değil. Ama bizim tarih anlayışımız feodalizmle kapitalizmi ayırmaz, çünkü kendisi kapitalist olur o zaman ! Topraklar üzerindeki oyunlar ayağı sömürgecilik dönemi o hiç verilmi toprakları olmayan Afrika'ya leş bulmuş akbaba gibi üşüşülmesini açıklayamaz. Zaten öyle geniş bir vizyon da amaçlanmaz, önemli olan yalnızca bu topraklardır ya. Petrolün tesadüfen tıpkı daha önce hiç de değerli olmayan Arap Yarımadası'nda çıkması tesadüfü de bizimkileri durduramaz, çünkü Irak'ta da petrol vardır ve bu topraklarda zaten hep oyunlar oynanmıştır. Çağ nedir, sosyal durum nedir, üretim sistemi nedir anlayışı diye bir şey yok. Dört taraftan çeviren düşman oyunlar oynayarak -Truva Atı da bu topraklarda çıkmıştı sahi !- işgal etmek istiyor güzel vatanımızı. Sanki biz de bu vatanı zamanında işgal etmemişiz gibi. Ha bir de Türkiye'deki bazı etnik grupların son dönem "biz daha önce vardık" söylemi var ki, bu da öbüründen aşağı kalmaz. Aynı kapıya çıkıyor, senden önce başkası yok muydu ey bilmem kaç bin yıl önce Afrika'dan çıkıp gelen Homo Sapiens'in torunu diyoruz hepsine.

 Aşağıda durum tespiti için çok faydalı gördüğüm "zamana bağlı fonksiyon" olan bir harita var [2]. Bu haritaya bakarken üzerimize bindirilmiş bu saçma bakıştan sıyrılıp verilen tarihlerde haritada beliren ülkelerin sosyal-ekonomik durumlarını göz önünde bulundurursak dediklerim daha net anlaşılabilecektir. Perslerle İngilizlerin aynı amaçları taşıdıklarını düşünmeyelim en azından. Ayrıca, biz dahil kimsenin "bu topraklar" diyemeyecek kadar daha dünkü çocuk olduğumuzu da çok net görebiliriz.



[*] Evet bugün bu dersin vizesine maruz kaldım ve onlarca sayfa mantıktan yoksun notları ezberleyerek vaktimi ve birkaç nöronumu öldürdüm. 

Paylaş

kaval maval turna zurna


Antropoloji, pek çoğumuz için "ne idüğü belirsiz" bir bilim dalı. Hoş, benim için de çok bir farkı yok. Yalnızca biraz merakım var kendisine, biraz platonik ve gelgitli bir şekilde ilerliyor ilişkimiz. Antropoloji, bildiğiniz veya bilmediğiniz üzere, ademoğlu bilimidir efendim. Kelimenin tam manasıyla, ademoğlunu onun başlangıcından itibaren tutup inceler.

Efendim lafı uzatmayalım. Antropoloji ademi incelediğindendir, ademe özgü türlü acayiplikler barındırır. Bunlardan bir seçmece yapmak hoş dururdu elbette, ama bu manzara için hepisini bir yerden seçeceğimiz bir katalog ne yazık ki bulunmamakta. Benim gibi "dağınık" bir hafızaya sahip olanlar da bilirler ki, bir konuya dair herşeyi istemediğiniz zaman hatırlayabilseniz de istediğinizde asla hatırlayamazsınız. O yüzden, şu anda farklı konularda yazmayı istesem de, bugün size insanın müzik geçmişinden bir kısa bilgi verebileceğim yalnızca.

Antropolojinin elindeki bulgulara göre dediği odur ki, insanın müzikle gayet eski bir hukuku var. Tahmin edilene göre ilk enstrüman olan flüt -yahut kaval-, neanderthal adem dönemlerinde hayvan kemiğinden yapılırmış. Bunlardan bilinenen eskisi, yandaki resimde görülen, Slovenya'daki bir kazı alanında bulunmuş ve Frenklerin "divje babe flute" dedikleri 43 ila 82 bin yaşında olduğu tahmin edilen bir yavru mağara ayısının uyluk kemiğine açılan deliklerle yapılmış halde üç delikli bir parça.

Üç delikli kırık bir parça. Fakat bu, günümüz insanının birikiminin altından kalkamayacağı bir iş değil ! Nitekim, bilimciler araştırmışlar ve bulmuşlar ki, bu kavalcağız modern diyatonik ölçek ile paralellik gösteriyor ! Deliklerin birbirlerine olan uzaklıklarının eşit olmayışı, zaten bir ölçeklendirmenin yapıldığını açıkça gösteriyor ve bu ölçek ise, 42 cm olduğu tahmin edilen bu enstrümanın şu şekilde bir yapıya sahip olabileceğini düşündürmüş bilim adamlarına [1] :


 Benzer tarihlerde (İsa nebiden 35 ila 40 bin yıl öncesi civarı) yapıldığı tahmin edilen başka kemik kavallar da Almanya'nın güneybatısında bulunmuş. [2] Akbabanın kanat kemiğinden yapılmış bu kavalların bulunduğu kazı alanından mamut dişinden yapılma enstrümanların bulunduğu da belirtiliyor. Fildişinden bir zurna yapılmadığı kalmıştı Pardon fil değil, mamut !


Tarihi birkaç on bin yıl ileri saracak olursak, Çin'de "hâlâ çalınabilir durumda" olarak bulunan ve 9 bin yaşında olduğu tahmin edilen turnanın kanat kemiğinden yapılmış kavalları buluyoruz (solda). Bu enstrümanların şu anda hala çalınabilir durumda olması gerçekten şaşırtıcı. Üstelik, ses incelemelerinden anlaşılıyor ki, araştırmacılar bunları çalmışlar da ! [3] Neolitik dönemden bir oyun havası mı çaldılar yoksa modern zamanlardan bir konçerto mu bilemiyoruz tabi.

Velhasıl, bu müzik işleri çok eskilere dayanıyor efendim. Ademoğlunun mazisi, bugünü üzerinde inanılmayacak tesirlere sahip. Baksanıza, homo sapiens şöyle dursun neanderthal adem dahi kaval çalmış koyun otlatmış. O neanderthal atalarımızın kemiğe deldiği delikler, bugünkü kültürümüzü dahi etkilemiş, nota sistemlerimizi belirlemiş. Sahi, bugün kullandığımız notaların nereden geldiğine dair bir yazı da yazsam fena olmayacak.





Paylaş