people
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Genel Eğitim Üzerine, Karl Marx, 1869 [Çeviri]

Genel Eğitim Üzerine
Karl Marx, 1869
I
     Marx bu konuyla bağlantılı özgün bir sorunun olduğunu belirtti. Bir tarafta adam akıllı bir eğitim sistemi kurmak için toplumsal şartların değişmesi gereği dururken, diğer tarafta ise toplumsal şartları değiştirmek için adam akıllı bir eğitim sistemine ihtiyaç olduğu gereği durmakta; dolayısıyla, bulunduğumuz noktayı irdelemeliyiz.

     Kongrelerde ele alınan mesele, eğitimin ulusal veya özel olup olmaması gerektiğiydi.[1] Ulusal eğitim genelde hükümete bağlı olarak kabul edilmiştir, fakat gerçekte bu zorunlu değildir. Massachusetts'te her kasaba tüm çocukların ilk öğrenimi için okul temin etmek zorundadır. 5000'den fazla kişinin yaşadığı kasabalarda ise teknik eğitim için daha üst kademe okullar temin edilmek zorundadır, daha büyük kasabalarda ise daha da üst kademe.  Eyalet de bir miktar katkı yapmaktadır, ama çok az bir miktar. Massachusetts'te vergilerin 1/8'i eğitime gitmektedir, New York'ta ise 1/5'i. Okulları yöneten okul komiteleri yereldir, okul idarecilerini onlar atarlar ve okutulacak kitapları onlar seçerler. Amerikan eğitim sisteminin hatası ise çok fazla yerel olmasıdır, eğitim her ayrı eyaletin ayrı bölgesinde egemen olan kültürlere bağlı olarak şekillenmektedir. Merkezi bir idareye çok büyük bir ihtiyaç duyulmaktadır. Eğitim için alınan vergiler zorunludur, ama çocukların eğitime katılması değildir. Mülk sahipleri vergileri ödemek zorundadır ve vergileri ödeyenler paranın verimli şekilde harcanmasını istemektedir.

     Eğitim hükümete bağlı olmadan da ulusal olabilir. Hükümet, eğitimin içeriğine müdahale etme yetkisi olmayan ve görevi yalnızca yasalara uyulduğunu denetlemek olan müfettişler atayabilir, tıpkı fabrikaları denetleyen müfettişler gibi. 

     Kongre hiçbir kuşku olmaksızın kabul etmiştir ki, eğitim zorunlu olmalıdır. Bu, çocukların çalıştırılmasını önleyerek bir şeyi kesinleştirmektedir: bu durum ücretleri düşürmeyecektir ve insanlar buna eninde sonunda alışacaktır.

     Proudhoncular karşılıksız (ücretsiz) eğitimin mantıksız olduğunu savunmaktadır; çünkü devlet ücreti ödemek zorundadır; elbette ki birisi ödemek zorundadır, fakat maddi gücü en az yetenler değil. Ücretsiz bir üniversite eğitimi için değil.

     Prusya eğitim sistemi üzerinde çok fazla konuşuldu ve Marx, Prusya eğitim sisteminin yalnızca iyi askerler yetiştirmek üzere planlanmadığı tespitini yaparak konuyu bağladı.


II

     Marx bazı mutlak noktalar etrafında hemfikir olduğumuzu belirtti.

     Tartışma, zekanın vücut emeği, cimnastik ve teknolojik eğitimle kombine edilmesini talep eden Cenevre önergesinin yeniden kabul edilmesi teklifiyle başladı; buna karşı hiçbir şey söylenmedi.

     Teknolojik eğitim, bir işi yeni öğrenenlerin o iş kolu hakkında derin bir bilgi elde etmesini engelleyen iş bölümünün sebep olduğu kusurları telafi etmek amacıyla, proleterya yazarları tarafından savunuldu. 

     Bayan Law'ın Kilise bütçesi meselesine gelince [2]; Kongrenin Kilise aleyhinde karar alması akıllıca bir adım olacaktır.

     Milner'in teklifi okullarla ilintili olarak pek uygun değildir [3]; bu önerdiği, gençlerin yetişkinlerden hayatın gündelik mücadelesinde bir şeyler almak durumunda olduğu bir tür eğitimdir. Warren'i incil gibi kabul etmesi yanlıştır, bu yalnızca birkaç kişinin kabul ettiği bir düşüncenin sorunudur. Eklemeliyiz ki, böyle bir eğitim okullarda verilemez, yalnızca ebeveynler tarafından verilebilir.

     İlk ve daha üst seviye eğitim hakkında parti ve sınıf yorumuna imkan veren hiçbir şey eklenemez.  Yalnızca doğa bilimleri, gramer gibi konular okullar için uygun bir içeriktedir. Gramer kuralları, örneğin dindar bir Tory veya özgür düşünceli biri için, değişmez. Farklı çıkarımlara sebep olabilecek konular müfredat dışı olmalı ve ebeveynlere ve bayan Law gibi din hakkında izahatte bulunmuş eğitimcilere bırakılmalıdır.

     Ordunun dağıtılması [4] Brüksel kongresi tarafından kabul edilmiştir.

     Bunu yeniden gündeme getirmek mantıklı değildir.

Notlar:
     [1] Genel (yaygın) eğitim meselesi Enterasyonal'in daha önceki Cenevre (1866), Lozan (1867) ve Brüksel (1868) kongrelerinde tartışılmıştır.

     [2]  Harriet Law'ın Kilisenin gelirlerinin mülkiyeti ve okullara gelir sağlanması hakkındaki teklifi 17 Ağustos 1869 tarihinde Genel Konsey'e ulaşmıştır.

     [3] George Milner 10 ve 17 Ağustos 1869 tarihli Konsey toplantılarında çocuklara burjuva politik ekonomisinin öğretilmesi önerdi, ki bu proleter bakış açısı tarafından kabul edilemezdir ve pratikte yalnızca iktidardaki burjuvazinin gelecek nesiller üzerindeki ideolojik etkisini artırmaya sebep olacaktır. Milner çocuklara bir "emeğin değeri" ve piyasa değişimi fikri kazandırma meselesini özellikle vurguladı. Özellikle, "yalnızca değiştir*" teorisini ortaya süren Amerikan ütopik sosyalisti Warren'i referans gösterdi. 

* para-meta değişimi; alışveriş

     [4] Marx devamlı ordunun dağıtılmasını kastediyor, çünkü Genel Konsey'deki bir tartışmada Eccarius ve Reclus genel eğitim için ayırılacak gelirlerin, devamlı orduların giderlerinin kısılmasıyla sağlanmasını önerdiler. 


Açıklama:
     İlk bölüm, Marx'ın 10 Ağustos 1869 tarihli Genel Konsey toplantısında Basel Kongresi programı üzerine süren bir münakaşa sırasında genel eğitim üzerine yaptığı bir konuşmadır. İkinci bölüm ise, 17 Ağustos tarihlidir. İki konuşma da Eccarius tarafından tutulan Genel Konsey tutanaklarından bulunmuştur. İlk konuşmanın kısa bir özeti Genel Konsey'in 10 Ağustos toplantısı raporunda bulunmantadır ve 14 Ağustos tarihli The Bee-Hive (Arı Kovanı)'da yayınlanmıştır. Diğer konuşmanın kısa bir özeti de 21 Ağustos tarihli The Bee-Hive'da yayınlanmıştır. 

     Marx'ın konuşmalarının The Bee-Hive'daki kısa özetlerinin Almanca çevirileri 1893-1894 tarihli Die Neue Zeit dergisinin “Die Internationale und die Schule" adlı makalesinde yayınlanmıştır.

Türkçe çevirisi: acayiphâne, 10 Ocak 2010



Paylaş

eğitimin yabancılaşması

Bu aralar önüme sıkça bu meseleler çıkıyor. Daha doğrusu kafamı kurcalayan pek çok meselenin altından çıkıyor demeliyim. Geçenlerde GE sağolsun şöyle güzel bir konuşma dinleme fırsatım oldu. Konuşmanın genelinde 19 yy. kapitalizminin "mekanik" mantığı olan "ödül-ceza" motivasyonunun insana ve amacına hiç de uygun olmadığını tekrarlıyor ve çözüm önerileri getiriyor. Zaten Deniz'le bu mesele hakkında çok kereler konuşmuş birisi olarak, bizim gibi düşünen birilerinin, üstelik bunu bilimsel bir metodla -ah şu bilimsel metod !- herkesin gözünün önüne sermesi, genel olarak open source, GNU/GPL ve özelde wikipedia gibi örneklerle görmek istemeyenlerin bile gözüne sokması muhteşem olmuş.
Tezimiz o ki: insanın -ve genel olarak yaşamında öğrenmenin yoğun olarak bulunduğu canlıların- doğasına en uygun öğrenme biçimi, klasik manada usta-çırak ilişkisi dediğimiz biçimdir. Bu biçim, ustanın taklidi ve aynısı olmak değil, aksine, meseleyi kendi bakışın ile kavrayıp kendine özgü bir üreticiliği ustanın gözleminde kazanmayı içerir. Aslında çok parlak bir fikir. Günümüzde insanlara çok "otantik" gelmesi lazım aslında diyorum, ama ne yazık ki metodun eskiliği onun kendisini "klasik ve kaba" ama ürünlerini "otantik" yapıyor. El işi halılardan tutun astronomik ücretli katanalara kadar bu klasik üretimli ve her biri diğerinin aynı olmayan -kahrolsun standardizasyon !- bu ürünler, kullanım değerinden çok daha büyük bir değişim değerine (fiyat - pazar değeri) sahip oluyor. Meselenin bu kısmı bir miktar meta fetişizmi[*] kavramına dahil olmakla birlikte, biz daha çok meta fetişizminin de kökeninde yatan yabancılaşmaya yoğunlaşalım ve bunu alışılan iktisadi biçimde değil de eğitim alanına uygulayarak yapalım, daha sonra sonuçlarını değerlendiririz.
Sosyal meselelerde tanımları -bakışı mekanikleştirdiği için- pek sevmesem de, yabancılaşma tanımlanmaya değer bir kavram. Yabancılaşma, genel olarak insanın doğaya yabancılaşması, yani maymunluktan insanlığa geçiş, insan oluş ve biyolojik-coğrafik etkenleri kırmak için sosyalleşme-toplumlaşma olarak tanımlayabileceğimiz birinci durum; ve 16. yüzyılda İngiltere'de kapitalizmin gelişmeye başlamasıyla birlikte ortaya çıkan; insanın emeğe yabancılaşması veya insan emeğinin yabancılaşması olarak gözlemlenen ikinci durum gibi iki farklı durumda karşımıza çıkabilir. Birincisi, daha önceki yazılarımda üzerinde durduğum ve bir miktar kafa yorduğum pek çok farklı aşamayı içeren bir mesele, fakat bu yazının konusu dışında kalıyor. İkinci yabancılaşmamız ise, yukarıdaki tanımda bir miktar eksik tanımlanmış kalıyor. Çünkü, emeğin yabancılaşması demek meseleyi salt iktisadi bir boyuta hapsetmektir. Kapitalizmin ruhunun büyük bir parçasını teşkil eden bu yabancılaşma, esasında onun sosyal tüm boyutlarında yansımasını buluyor.
Dünyanın en tembel öğretmeni adlı yazıda çok net görüldüğü üzere, bu yabancılaşmanın bir diğer boyutu da eğitimdir. İlk yabancılaşma dediğimiz "insan toplumunun oluşumu"ndan 19. yüzyıla kadar işlerin usta-çırak ilişkisiyle yürüdüğü, Antik Yunan'ın o müthiş bilginlerinden çok yakın dönemde yaşamış pek çok "deha"nın böyle bir eğitimin sonucunda bu dehalarını elde edebildikleri, daha doğrusu var olan potansiyeli ortaya çıkarabildikleri şaşılacak bir durum değil. GE'nin not ortalaman kaçtı? başlıklı yazısında -çevirisinde daha doğrusu- görüleceği üzere, günümüzde hiçkimsenin doğruluğunu sorgulamadığı -hemen hemen- kalabalık sınıf, ortalama eğitim ve ortalamaya göre konumunu belirten -güya !- not temelli sistemin aslında yaptığı tek şey, eğitimi en olmaması gereken bir duruma sokmaktan ibaret.
Olay çok basit. Bir eğitim veriyorsunuz. Bu durumda eğitimi veren kişi, eğitimi alan kişinin gerekli eğitimi aldığını ya onaylar ya onaylamaz -can simidimiz Aristo mantığı-. Yani olay gerçekten var-yok meselesidir bana göre burada. Ya eğitim alınmıştır, ya alınmamıştır. Ama bu, "var" ise her şeyi biliyor "yok" ise hiçbir şeyi bilmiyor değil, makul şartlarda eğitimin tamamlanması yani bir "mezuniyet" durumunu kastediyorum. Fakat, ben eğitimi verdim ama şu konunun yüzde bilmem kaçını yapıyor bilmem kaçını yapamıyor diye bir durum olamaz. Çünkü, zaten bunu böyle bir klasifikasyona sokacak kadar iyi ve diğer tüm değişkenlerden bağımsız ölçemezsiniz -burada yazar sınav sistemine taş atıyor-, üstelik böyle bir derecelendirme yapsanız dahi bu o kişinin o eğitimi aldığı anlamına gelmeyebilir, ki aksine o derecelendirmede verdiğiniz derecenin çok üzerinde bir durumda da olabilir. Yani, sınav-not sistemi hiçbir şeyi belirleyemez.
Gelelim GE'nin yukarıda belirttiğimiz yazıdan çevirdiği kısmına. Notlar insanları teşvik etmez. Notlar insanları yabancılaştırır. Bir öğrenci, sınıfın ortalamasının üzerinde olmak gibi bir amaçla sınava çalışırsa, o derse tamamiyle, bir parça bile istisna olmaksızın tamamiyle yabancılaşır. Burada Marx'ın tanımladığı iktisadi yabancılaşma ile öğrencinin bu yabancılaşmasının paralelliğine değindikten sonra ortak kaynağa inebileceğiz. İktisadi yabancılaşma, işçinin ürettiği metaya yabancılaşmasıdır. Bunu çok net şekilde Ford'un seri üretim bandını "keşfetmesi"nden sonra görsek de, kapitalizmin ilk aşamalarından itibaren görülmektedir. Marx'ın anlatımıyla:
"Emek nesnesinin yabancılaşması, emeğin etkinliğinin kendi içinde, yabancılaşmanın, yoksunlaşmanın özetinden başka bir şey değildir.
Peki, emeğin yabancılaşması neye dayanır? 
İlkin, emeğin işçinin dışında olması, yani onun özüne ilişkin olmaması, demek ki, emeğinde, işçinin kendini olurlamayıp yadsıması, mutlu değil mutsuz duyması, özgür bir fizik ve entelektüel etkinlik göstermeyip bedenine ve tenine eziyet etmesi olgusuna. Sonuç olarak, işçi ancak çalışmanın dışında kendi kendisinin yanında olma duygusuna sahiptir, ve çalışmada, kendini kendi dışında duyar. Çalışmadığı zaman kendi evinde gibidir, ve çalıştığı zaman da kendini kendi evinde duymaz. Öyleyse çalışması istemli değil, ama istemsizdir, zorlama çalışmadır. Öyleyse bir gereksinmenin karşılanması değil, ama sadece çalışma dışındaki gereksinmelerin bir karşılama aracıdır. Emeğin yabancı niteliği, fizik ya da başka bir zorlama ortadan kalkar kalkmaz, çalışmadan veba gibi kaçılması olgusunda açıkça görünür. Dışsal emek, insanın içinde kendine yabancılaştığı emek, bir kendini kurban etme, bir onur kırılması çalışmasıdır. Son olarak, emeğin işçiye dışsal niteliği, onun işçinin kendi öz malı değil, ama bir başkasının malı olması, işçiye ilişkin olmaması, işçinin emekte (çalışmada) kendine değil, ama bir başkasına ilişkin olması olgusunda da görünür. Dinde, insan imgeleminin, insan kafasının ve  insan yüreğinin öz etkinliği, nasıl birey üzerinde ondan bağımsız olarak, yani tanrısal ya da şeytansal yabancı bir etkinlik olarak etkili olursa, işçinin etkinliği de, tıpkı öyle, kendi öz etkinliği değildir. Bir başkasına ilişkindir, kendi kendinin yitirilmesidir bu etkinlik. 
Bundan şu sonuca varılır ki, insan (işçi) artık kendini ancak yemek, içmek ve çoğalmak gibi hayvanal işlevlerinde, bir de olsa olsa konutta, süste, vb. özgürce etkin duyabilir, insan işlevlerinde ise ancak hayvanlığını duyar. Hayvanal insanal, ve insanal da hayvanal durumuna gelir. 
Gerçi yemek, içmek ve çoğalmak da gerçek insanal işlevlerdir. Ama, insanal etkinlikler alanının üst yanında soyut olarak ayrılmış ve böylece son ve tek erek durumuna gelmiş biçimde, hayvanal işlevlerdirler. " (Karl Marx, 1844 Elyazmaları, s. 156-157 - Vurgular eklenmiştir)

Burada özellikle vurguladığım kısımda görüyoruz ki, günümüz "seri üretim bandı" halindeki eğitim sistemi de, kapitalizmin ruhu, daha doğrusu ruhsuzluğunun bir ürünü olarak, eğitim sürecinin bir kendini yadsımaya, özgür bir entellektüel varlık göstermeyi imkansız kılmaya yönelik bir yabancılaşma sürecinden başka bir şey değildir. Nasıl ki genel olarak insan emeği insan doğasından -var oluşundan- kaynaklanmakta ve usta-çırak ilişkisi ile gelişen bu üretim yordamları kapitalizmle birlikte emeğin insanın özgün ürünü olmasına yabancılaşmasına dönüşmekteyse; genel olarak insan doğasının bir parçası olan merak ve bilme isteği ile doğan bilim ve onun aktarımı eğitimin yine aynı şekilde insanın merağına ve özgür fikirsel üretimine yabancılaştığını söyleyebiliriz. Bilimciler için durum biraz istisnai olsa da; eğitimciler, sınav yaptıkları ve kalabalık sınıflarda doğru dürüst bir geri dönüş almadan, kör bir şekilde çok ciddi entellektüel bir bilgi aktarımı gereken meseleleri bile ortalamaya indirgedikleri oranda kendilerini yadsırlar. Eğitim görenler, öğrenciler de aynı şekilde, o kalabalık sınıfların, yani seri üretim bandlarının o veya bu köşesinde, üzerinde durmaları gereken entellektüel meselenin derinliği ile hiç ilgilenmeden o veya bu şekilde o üretim bandının kalite kontrol standartlarından (sınav ve notlandırmalardan) geçebildiği oranda kendisini eğitimden soyutlar, ve bir eğitim alan olarak kendisini yadsır. Eğitim alan da eğitim veren de, sınıf -ders- meseleleri dışında özgür hisseder. Az veya çok bir fikir üretimi olan eğitimci, sınavları zevksiz bulur; öğrenciler için ise bu çok daha yaygındır. Kısacası, bu eğitim üretim bandı, kapitalizmin "entellektüel olarak özgür" bireylere değil, daha sonra meta üretim bandında o veya bu noktaya yerleştireceği ama 19. yüzyıldaki işçilerden çok daha kompleks işçler için ihtiyaç duyduğu -son zamanların moda deyimiyle beyaz yakalı işçiler- için yarattığı bir durumdur. Böylece en vahşice askeri teknolojileri geliştirecek mühendislerin vicdani hiçbir sorgulama olmadan bu işi yapabilmesinden tutun da kime neye nasıl hizmet ettiğini bilmeyen "dahi ekonomist, borsa maniplatörü" iktisatçılara kadar pek çok çelişkili ve kendini yadsıyan "entellektüel" işçi üretebilir. Evet, kapitalizm bu eğitim üretim bandıyla, tam istediği işçileri üretmekten başka bir iş yapmamaktadır, ve üretim bandı mantığının hakkını verircesine, gereğinden fazla üreterek yarattığı "kıtlık" ortamında, bunca fiziksel ve fikirsel işkenceye uğramış bu işçilerin kendi kapısında iş için yalvarırcasına kuyruklar oluşturmasını da sağlamaktadır. Üstelik bu gereğinden fazla, çok çok fazla üretim; hemen hemen herkesin bu "üretim bandı"na girip bir kademe üstte, aristokrat bir işçi (!?) olabilmek için de tek tek saçma pek çok duruma girmesine sebep olmaktadır.

Türkiye örneğine bakalım, çünkü her zaman en kötülerden başlamak iyidir. Anaokulundan itibaren çok büyük bir oranda çocukların -ki buradaki oran, çocuğunun böylesi bir durumdaki masraflarını karşılamaya cesaret edebilen işçi, köylü ve küçükburjuvaların yani emekçilerin genel nüfusa oranınından gelmektedir- inanılmaz bir zihin tahribatına ailenin çok büyük bir istek, baskı ve yönlendirmesiyle maruz bırakıldığını görüyoruz. İlkokul birinci sınıftaki kuzenimin diğer çocuklardan önce okumayı söktürülmeye çalışmasından tutun da saymada sınıf birincisi olmaya yönelik aile baskısıyla gece 12'lere kadar ödev yapması gibi saçmalıklara kadar pek çok örnekle artık mide bulandırıcı boyutlara geldiğini çok yakından görebiliyorum bu durumun. Ama o kadar da uzağa gerek yok, biz hepimiz yıllarca dersane gerçeğinin içinde işkenceye maruz kaldık ve okulda olsun dersanede olsun ve yer yer -ailenin bütçesi müsaade ettiği oranda- özel öğretmen vasıtasıyla olsun zihinlerimiz sistemli bir şekilde tahrip edildi. Matematiğe, fiziğe ve kimyaya yabancılaştık. Bu tahribatın yüksekliği oranında zor gelen ama bir şekilde, ailesinin özgür bırakması veya öğretmenlerinin yaklaşımı olabilir, bu tahribattan kaçınıldığı oranda kolay ve saçma olan sınavlarla lise ve üniversitelerdeki konumlarımız belirlendi. Üniversitede, üniversiteyi yadsıyacak her türlü saçmalığın, fotokopicideki ders notları ve çıkmış sorulardan kopyaya kadar her türlü rezilliğin normal karşılandığı bir ortamda "güya" bilimsel bir eğitim alıyoruz. Ama ne bilimsel ! Bilmem kaç bin kitap bulunan kütüphanede eğitimi alınan disipline ait bilmem kaç bin kitap bulunabilecekken o disipline dair okunacak tek şeyin bir "çancı"nın tuttuğu ders notları olan öğrenciler yetiştiren, yani yukarıdaki yabancılaşmanın içini tam dolduran ve o konuya tamamiyle yabancılaşarak kendi öğrenciliğini yadsıyan öğrenciler yetiştiren bir bilim yuvası ! Üstelik, "biz her ilimize bir üniversite açacağız hamdolsun" gibi siyasi rant söylemleri ile "genişçe bir arazi bulunca üzerine üniversite kondurmak otel açmaktan daha kârlı" gibi ekonomik rant söylemleri arasında üniversite ve dolayısıyla özel lise, dersane, test kitabı hazırlayan otomat yayınevleri ile birlikte bu üretim bandından geçecek insanların artması gibi durumların saçmalığına "bizim zamanımızda öğrenciler böyle değildi, siz çok tembelsiniz"den başka diyecek bir sözü olmayan, burnunun önünü göremeyen bir intelijensiyaya sahip bilim yuvası. Üniversite, günümüzde manda tezeği kadar ağır bir sözcük ama, bir o kadar değersiz.

Şükür ki mühendislik eğitimi alıyorum ve kapitalizmin kendine eleman yetiştirmek için insanlar üzerinde yaptığı "deneysel çalışma"ları çok net ve yakından görebiliyorum. Bu durumun çelişkisi ise, kendimin bu deneysel çalışmalardan kaçamıyor olmam. Kapitalizm içinde kapitalizmi yaşarsın, buna mecbursun. Ama durumum, denizin içinde yaşayan ama denizi bilmeyen, yani şairin dediği gibi "ol mâhiler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler" biçiminde değil en azından. Fakat bu, insanın omzuna bu saçmalığın üzerinde ufak ya da büyük bir değişiklik yapmak için çaba sarf etme sorumluluğu yüklüyor. Sorunu anlamak bir başlangıçtır, sonraki aşama için Marx'ın dediği gibi; "Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır, oysa sorun onu değiştirmektir".


[*] Meta fetişizmi, Karl Marx'ın Kapital'de detaylıca açıkladığı biçimiyle bir metaın pazarda kullanım değerinden -nitelik- farklı bir değişim değeri -fiyat- alması durumudur. Burada mesele, metaın toplumsallaşması ve toplumsal bir değer ifade etmesi meselesidir. Meta, üretilirken bir üretim değerine sahiptir, yani ona harcanan emeğe ve zamana. Pazara girerken, bir kullanım değerinden ücretlendirilmesini beklersiniz, yani o metaya olan talebe bağlı bir değişim değeri almasını. Fakat, metaın toplumsal konumu bu değerden bambaşka bir değişim değeri karşımıza çıkartır. Klasik bir örnekle, o veya bu marka bir pantolonun üretimi için gereken süre veya el emeği aşağı yukarı aynı olsa da örneğin bir Levi's pantolon, üstelik işçi ücretlerinin çok düşük olduğu Güney Doğu Asya ülkelerinde üretilmesine rağmen, başka pek çok pantolondan daha pahalıdır. Çünkü Levi's tek başına bir kalite/keyfiyet belirtmez, aynı zamanda toplumsal bir değere -keyfiyete/niteliğe- sahiplik belirtir. Tüm bunlar, yazıda da göstereceğimiz yabancılaşmanın sonucu oluşmaktadır.

Paylaş

aynı fiziğe farklı yaklaşımlar

Mühendislik eğitimi alan birisi olarak en önemsediğim şeylerden birisi, kesinlikle sağlam bir temel fizik bilgisine sahip olmak ve üzerine alanımla ilgili fiziksel fenomenlere dair kendi anlayışımı inşa etmektir. Elbette matematik, kimya ve malzeme bilimi gibi önemli konularda da altyapılı olmak gerekli, ama bir elektronik mühendisi için fiziksel kavrayış olmadan hiçbirşeydir. Çünkü, bazı mühendislik disiplinleri daha çok sistem modellemesi üzerine kuruluyken, örneğin elektronik gibi pek çok disiplin de doğrudan "uygulamalı fizik" diyebileceğimiz bir konumda. Elbette elektroniği oluşturan yapılarda da modelleme sistemleri (örneğin devre teorisi, kontrol teorisi, haberleşme teorisi) de bulunmakta. Fakat, tüm bunlar fiziksel birikimin "uygulanması" için -kendi içinde teorik gelişmeler de göstererek inanılmaz derecede önümüzü aydınlatan- kullanılırlar ve bir anlamda, eğer işin fizik boyutunu hayata geçiremezseniz istediğiniz kadar gelişkin teorileriniz olsun onları kullanamazsınız. Bu, devre teorisi için de böyledir, en genel modelleme sistemi olan "fiziğin dili" matematik için de.


Fiziğin ve mühendislik öğrencileri için fizik eğitiminin önemini anlamış ve bu eğitimin aksaklıklarının acılarını çeken -ki buna yürümeyi öğrenen bir bebeğin yere düşmesiymiş benzetmesi yapıp olayı sempatikleştiremeyeceğim- birisi olarak bu konuda birkaç söz söyleme hakkına sahibim sanırım. Genel olarak Türkiye'ye has aksaklıkların ve yer yer gülünç durumların "lise ve dengi" kısmına pek değinmeyeceğim. Elbette sorunun ucu çok aşağılara kadar inse de, "yüksek öğretim kurumu" diye çok iddialı bir laf ile fiyakasına fiyaka katılmış bir evrensel kurum olan üniversitenin bu fiyakayla orantılı olarak -ve evrenselliğine zıt olarak- nasıl içinin boşaltıldığına değinmeyi daha öncelikli görüyorum.

İstanbul Teknik Üniversitesine elektronik mühendisliği eğitimi almak için girdim. Elbette ki, Türkiye'ye özgü saçmalıklara -diğer deyişle sınavlara- katlanarak elbette. Mühendislik bölümlerinin standart ilk sene eğitimlerimde iki adet temel fizik dersi bulunmaktaydı (fizik 1 ve fizik 2 olmak üzere). Haftada bir günde üç saat bulunan bu derslerin içerikleri evrensel standartlara uygunmuş gibi gözükse de, görünüşe aldanmamak gerekli. Beklentilerimi karşılamayan ve "bitse de gitsek" havasında geçen bu derslere biraz daha detaylı bakmakta fayda var. Buradan sorunun daha genel bir resmine geçebiliriz çünkü.

Fizik 1 diye geçen fiz101 dersi genel olarak mekanik konularını barındıran bir ders. İçerik olarak dediğim gibi hangi ülkeye gitseniz aşağı yukarı değişmeyecek olan bu dersin İTÜ'deki yardımcı kaynakları da dünyada genel kabul görmüş kitaplar. Diyeceksiniz ki, e iyi hoş, herşey "çağdaş" usüllere uygun ! Peki sorun nerede? Efendim, genel olarak "havuz dersi" olarak geçen tüm dersler gibi bu en temel fizik dersleri de şu temel kurallara göre işliyor: yolkamadan kalmamak için derslere git ama dinleme, sınavdan birkaç gün önce fotokopicideki ders notlarını al ezberle, son akşam geçen yıllarda çıkmış sorulara bak ve dersi geç ! İki adet vizesi bulunan bu ders için toplamda her vize için ikişer gün ve finali için hadi olsun olsun üç gün daha ayırırsanız bu iş tamam ! Öğrenmişsiniz, öğrenmemişsiniz hiçkimsenin derdi değil. Hocaların genel yaklaşımı "şu şu soru tarzlarına çalışın kesin çıkar"dan ötede değil. Ya da onu bile yapmayıp dersi anlaşılmamak için her türlü hale sokanları da var, örneğin kimsenin anlamayacağı derecede matematiğe boğarak fiziksel fenomenlerin dilsel ifadesine ve kavranışına hiç girmeyenler. İşin pratik boyutu ise apayrı bir facia. Fizik dersiyle aynı dönemde bir fizik laboratuvarı dersi alınıyor ki evlere şenlik. İçerik olarak konuların ders ile ilgisiz olduğu, deneyden beş dakika önce "deney kitapçığı"ndaki formülleri ezberleyip kısa sınavdan iyi bir not alınan -gerçi asistanına göre değişir bu- ve hiçkimseye hiçbir şey öğretmeyen, asistanların da öğrencilerin de "bitse de gitsek" havasında olduğu birer saatlik sıkıntı yoğunluğundan ibaret bu dersler de. Yani deney-gözlem diye bize yutturmaya çalıştıkları şey, sanki birisi bir yere gidecekmiş de "bi saat şu çantaya gözkulak olur musun" demiş gibi; o adam kim, ne yapıyor, o çantanın içinde ne var, ben niye gözkulak oluyorum sorularının yanıtsız olduğu bir durum. Oraya kim gitse o "deney"leri yapar, en güzelinden raporlarını da haızrlar. Çünkü bir şey bilmek ve öğrenmek gerkemiyor ! E derste de aynısı var zaten, sadece bir miktar matematik bileceksiniz ve "bu niye böyle oluyor" diye sormadan-sorgulamadan formülleri ve soru kalıplarını ezberleyeceksiniz o kadar !

Gelelim fizik 2 derslerine. İTÜ'de bu ders, hangi akla hizmet olduğu belirli olmamakla birlikte iki farklı ders şeklindedir. Yani bazı bölümler fiz102e olarak geçen elektrik-elektromagnetik konularını içeren dersi, bazı bölümler ise fiz106 isimli dalgalar, ses, termodinamik gibi konuları içeren diğer dersi alır. Genel işleniş ve laboratuvar meselesi tamamen fizik 1 dersi ile aynı olan bu iki derste bu detaylara girmeyeceğiz, çünkü buradaki sorun çok daha farklı. Bilgisayar mühendisliği hariç tüm elektrik-elektronik fakültesi bölümleri fiz106 kodlu dersi alıyorlar. Yani, elektrik ve elektronikle uğraşacak adamlara fizik dersinde elektrik konuları gösterilmiyor ! İşin diğer tarafından bakarsak, fiz102e dersini elektrik ile çok az haşır neşir olacak veya hiç olmayacak bölümler alıyor ! Burada bir söylenti şöyle diyor; o bölümlerde zaten elektrik eğitimi verildiği için fizik dersinde görülmesine gerek yokmuş ! Peki durum gerçekten böyle mi? Bu konuda fakültenin temel dersi olan Elektrik Devrelerinin Temelleri (yahut devre teorisine giriş diyebiliriz) dersinde ne Ohm kanunundan bahsediliyor ne de devre elemanlarının elektromagnetik özelliklerinden ! Yani, bahsedilmiyor derken, elektrik-elektromagnetik konusunda temel bilgilere sahip olduğumuz varsayılıyor. Oysa lise dışında biz o konuları hiç görmedik ki ! Haliyle, lisansın 2. yılında mesleğimizin temelini oluşturacak bir dersin gerektirdiği fizik bilgisi, liseden ne kadar kalmışsa o kadarıyla yetinilerek geçiştiriliyor ve tahmin edersiniz ki çoğu şey yerine oturmuyor. Biz ÖSS nesli, akımın ne yönden alınması gerektiğinden tutun kapasitörün ne iş yaptığına veya gerilim kaynağının akım-gerilim referans yönlerine ve ani güç değerlerine kadar pek çok temel bilgi olmadan bu derslere giriyoruz. Oysa ilk senede olasılık ve istatistik veya kimya gibi hiç ihtiyacımız olmayan dersleri alıyoruz ! Ha diyeceksin ki, alıyoruz da ne oluyor? Olasılık ve istatistikten numerik analize, malzeme biliminden lineer cebire pek çok temel mühendislik dersi yukarıda anlattığım mantıkla işlenip öğrenciye hemen hemen hiçbir şey katmadan geçiyor. Öğrenciler dersi ciddiye almıyor haliyle, hocaların bir kısmı hariç onlar da benzer durumda oluyorlar.

İTÜ'de fizik derslerinin bu durumda olması çok ironik aslında. Nedeni ise, daha 2005 yılına kadar Fen-Edebiyat Fakültesi dekanının Prof. Dr. Nihat Berker oluşu. Dekanlığı zamanında yaptığı düzenlemeleri anlattığı bir konuşmasını dinlediğimde -lise öğrencisiyken- İTÜ'de çok muazzam bir fizik eğitimi olduğunu düşünmüştüm. Sanırım onun döneminde derslerin, ödevlerin ve sınavların bir ciddiyeti vardı en azından. Ama ayrıldığından beri gelinen durum bu ! Gerçi kendisi de İTÜ'nün kurum olarak o düzenlemeleri kaldıramayışından sıkıntı çekti sanırım ve diğer devlet üniversitelerinin de bakışının "en iyi ihtimalle" İTÜ gibi olduğunu düşünürsek, ki çoğu zaman daha kötü, vakıf üniversitelerine geçişinin sebebini anlamak zor değil. Kendisinin 2005 yılında İTÜ'ye rektör adayı olmasına rağmen seçilmediğini, şu anda ise Sabancı Üniversitesi'nin rektörü olduğunu hatırlarsak da "bakış farkı"nı görebiliriz.

Sözü hayli uzattığımın farkındayım. Bu kadar yazıda diyip diyeceğimi özetlemek gerekirse, özelte İTÜ'de ve genelde Türkiye'de -bazı vakıf üniversiteleri hariç- mühendislik eğitiminde temel bilimlere yönelik dersler vasatın altında bir kalitede büyük bir isteksizlikle işleniyor ve çoğu zaman öğrenciye bir şeyler katmıyor. Bu acı duruma, örneğin fizik dersindeki duruma, hayatını o bilime adadığını düşündüğümüz -belki de çok iyi niyetliyiz- bilim insanlarının hiçbir şey demiyor olması durumu daha da vahimleştiriyor. Bir fizik profesörünün "bitse de gitsek" havasında tahtaya bir iki şey çizip kitaptan bir iki soru çözmesi midir fizik eğitimi? Zaten rezalet bir ilk ve orta öğretimden türlü dershane saçmalıkları ve sınav cambazlıklarına katlanarak gelmiş ve madde nedir, evren nedir, fizik nedir, matematik nedir sorularının cevaplarını veremeyecek kadar algısı ve bilgisi dar insanlara "işte bu top burdan geliyor şuraya çarpıyor bilmemne formülüne göre bu şudur" diye hiçbir kavrayış katmadan üç saat geçirmekten sıkılmıyor mu bu insanlar? En basitinden yaptığı işe saygı duymaları lazım. Tabi burada fizikçilere çok yüklendik -haklı olarak- ama yalnız onlar değil, hemen hemen tüm temel bilimler hocaları ve kısmen mühendislik hocaları için de geçerli aynıları.

Tüm bunlardan sonra "nasıl olmalı?" sorusunun cevabını da vermek lazım. Hazır Nihat Berker'den bahsetmişken MIT'ye bir bakmakta fayda var. Klasik "abi İTÜ ilk 500 üniversitedeymiş dünyada" geyiğindense, neden MIT en üst sıralardanın cevabını veririz bide hiç olmazsa. MIT'de temel fizik eğitiminin içeriğindense "nasıl" olduğuna çok etkili değinmek için aşağıda MIT'nin ünlü fizik Profesörü Walter Lewin'in verdiği temel fizik derslerinden kısa bir derleme videosunu ekliyorum. Kendisinin işinin yalnızca böyle atraksiyonlu fizik dersleri anlatmak olmadığını ve çok önemli bir araştırmacı olduğunu da belirtmeliyim.


Paylaş