people

hiç

Friendfeed'de karaladığım ve ileride dönüp bakmak isteyeceğim birşeyleri buraya da almaya karar verdim:

"Ona göre insan ruhunun en az tahammül edebileceği şey, -belki daha ötesi olmadığı, kendimize mühlet vermeden yaşamağa mecbur olduğumuz için olacak- saadettir. Istırabın içinden geçeriz. Tıpkı çalılık, taşlık bir yolda yürür, bir bataklıktan kurtulmağa çalışır gibi ondan sıyrılmağa çalışırız. Fakat saadeti bir yük gibi taşırız ve bir gün farkında olmadan yolun bir ucunda, bir köşeye bırakıveririz." (Huzur, A. Tanpınar)


Tanpınar'a hak vermeden edemiyorum. Daha demincek mutlu mesut bambaşka ümitlerle birtakım hayalleri kovalarken, ya öyle olmazsa, ya şöyleyse, peki ya bu böyleyse ne fena olur diye diye bir umutsuzluk çığı büyütüveriyorum kolayca. Sanırım mutlu olmayı, sevinmeyi vesair unuttum. Herkes de böyle mi bilmiyorum gerçi, o da mümkün değil. Ama bence herkes kendi içinde böyledir. İnsanın mutsuzluğu da kendine tahammül edememesiyle ilişkili sanki. Ya da, yapmacık bir mutluluk, bir pozitif enerji, bir kendine güvenler de mutsuzluğun itiraf edilememesi, kendine tahammül edemediğinle yüzleşmek

Her şey dışarıdan mükemmel gözükürken ben detaylarda boğuluyorum, o niye böyle olmadı, peki ya bu şöyle olsaydı. Tüm paralel evrenlerde diğer seçenekleri yaşayamamanın acısını çekiyorum muhtemelen. Önüme iki yol çıktığında hangisinden gideceğim bile mutsuzluk için yeterli olabiliyor.Ya da daha sık olanı: insanları oldukları dışında görüp değerlendiriyorum. Bir insanı alıyorum, bu budur diyorum. Budur işte. Fakat yavaş yavaş, oyun ilerledikçe değişiyor işler. Kaç kat boya çeksen de sıva döküldükçe altından eski renkleri görülüyor. Sonra diyorum, niye böyle oldu. En iyisi insanları tanımamak. O dünyada bıraksalar beni gerçi, kendi kendimi yiyeceğim ya. 

Sonra bir şeylerde tutunamamak meselesi var. Bu tutunamayanların tutunamaması gibi değil. Bir işte, uğraşta tutunamamak. Şunu yapsam diye heves ediyorum, aman dünyanın en çekici şeyi, hiçbir şeyi görmeden onunla ilgileniyorum. Kısa zaman sonra, ben ondan alacağımı aldığımda, aman diyorum bu kadar mıymış. Sonra bakıyorum, o işi yıllardır yapanlar nasıl sıkılmıyorlar acaba. Var öyle insanlar. Ama ordan buraya, şurdan şuraya koştururken amacım ne ben onu da çözemiyorum. Hep bir koşuşturmaca olacak, hiç sabitlenmeyeceğim diye de korkup mutsuz oluyorum. Aynı ülkede aynı şehirde uzun süre kalmak, aynı insanlarla aynı çevrede bulunmak sıkıcı geliyor. E sonra diyorum, hep yalnız mı olacağım. Kendime de tahammül edebilsem içim yanmayacak.

Gayet normal zamanlarda çok işim varmış gibi sıkışıyorum. Aslında psikolojik olarak sıkışıyorum sanırım. Ne olacak yetişmese, sanki uzay programı yönetiyorum. Ama yok, yok. O kadar uğraş et, bir de sonucunda ilgini çekmesin. Tatmin mekanizmaları tıkanmış resmen. Bilinç kendi kendini ödüllendiremiyor. Mutluluğu kendine layık görmüyor. O öyle olmaz beyim diyor. Kendime biraz dışarıdan bakabilmek isterdim bu yüzden. Aferin kerata diye ensesine şaplağı vursam yeterdi. Böyle bir uyarıcı bile yokken neyi nasıl niçin neden yaptığım, neden şu sandalyede oturduğum yarın sabah niye kalkmam gerektiği bomboş kalıyor.

Kendime tahammül edemememin bir diğer yanı da kendimi tahammül edilebilir bulmamam. Sanırım mutsuzluğun üzerine tüy diken mesele bu. İnsanların benim hakkında olumlu tek bir düşünceye sahip oldukları aklıma yatmıyor. Neden ki diyorum, neden öyle yapsınlar? Baksana gerizekalılığa. Dışarıya aşırı özgüvenli herşeye hakim insan gibi gözükmeye çalışmamın sebebi de bu sanırım. Sonra bir sıkıntı yaşadığımda şaşırıyorlar, aa niye öyle düşünüyorsun. Özgüven nerde diyorlar. Yok işte lan, kendime niye güveneyim, siz bana niye güvenesiniz.  Mallar.
Paylaş

1 yorum:

Gülsen dedi ki...

en yakınınızın amansız ve çaresiz hastalığına şahit olduğunuzda ve geçen süreci bire bir yaşadığınızda tam olarak olgunlaşıyorsunuz ve hayat bir daha asla ve asla eskisi gibi olmuyor işte o zaman tahammül sınırlarınızda genişliyor

Yorum Gönder