people

grip, kriz, en büyük hata (1)

Hastalıklar, savaşlar ve ekonomik buhranlar. İnsan kendini bildi bileli bu büyük olayların akışında sürükleniyormuş gibidir. İlk tahlilde hepsi bir diğerinden ayrık gözükür. Hepsi  bireyler ve toplumlar üzerinde ayrı ayrı kendi trajedisini yaratır ve yaşatır çünkü. Küçük mavi gezegenimizde büyük hayallerimizi kovalarken bu trajedilerin ortasında kendimize "neden ben" diye sormuşluğumuz veya bir toplumun -hatta tüm insanlığın- "neden biz" sorusunu sormuşluğu olmuştur her zaman. Belki de, bilincin ilk nüvelerinden birisidir bu. Ya da aksine, bilincin son aşaması yani çok büyük bir birikim sonrasında yapılacak bir soyutlamadır.  Demek istediğim, doğayı tek taraflı algılamak ve sorgulamanın ötesinde, kendini ve kendinin doğayla ilişkisini algılama ve sorgulama bir uç noktadır, ama hangi uç olduğunu bilemeyeceğim.  Zaten bu problemden ötede, "neden ben" daha doğrusu "neden biz" sorusunun yanıtını aramaya çalışacağız. Başlıkta açıkça görüldüğü gibi, gideceğimiz yolda Jared Diamond'dan yardım alacağız.

Daha önceki yazımda Jared Diamond'dan genel olarak bahsetmiştim. Özellikle Tüfek, Mikrop ve Çelik'te ve Çöküş'te insanlığın son 10-15 bin yılını kapsayan bir evreye değindiğinden de bahsetmiştim. İlk olarak Lewis Morgan'ın Ancient Society kitabında bahsettiği bu dönem, medeniyete [*] geçiş dediğimiz arpa-buğday gibi Bereketli Hilal[**] kökenli tahılların ilk önce toplayıcılığın yanında bir miktar ekilmesi, daha sonra mevsimlik yiyecek olarak ekilmesi ve en son olarak da bugün Irak-Suriye bölgelerinde kalan ilk tarım toplumları yerleşimleri dediğimiz köy-komün[***] arası yerleşimlerde tahıl ambarlarının da kullanılmaya başlanmasıyla farklı bir aşamaya girilerek mevsimlikten yıllık tarıma geçilmesi ile başlayan ve günümüze kadar uzayan bir dönemi kapsar. Tarımın bu şeklini alması, Mezopotamya kökenli medeniyetin günümüzde bile çok baskın ve birinci derecede görülen etkilerini ve karakterini sertçe şekillendirmiştir. Günümüzde ana tüketim maddesi olarak kullanılan tahılların çoğu Bereketli Hilal kökenlidir. Bunlardan arpa ve buğday örneğine bakarsak sebebi kolayca anlaşılabilir; bu bitkiler kolay ıslah edilebilirler, uygun şartlarda bir yıl depo edilebilirler ve nişasta depoladıkları başak kısımları dışında da hayvan yemi olarak saplarını bırakırlar ve bu hayvanlar da aynı zamanda toprağa verimi artıracak gübreleri bırakırlar. Bu özellikler kronolojik olarak yaklaşık 10-12 bin yıl kadar önce gerçekleştirilmiştir. Önce tahıl bitkilerinden sağlıklılar göz yordamıyla seçilerek -bilinçli seçilimle genlere müdahale, malumunuz GDO meselesi- sağlıklılar tohum olarak kullanılmış ve böylece çok kısa sürede verim ileri seviyelere çıkmış. Daha sonra ise depolama geliyor anlattığımız gibi, ve sonrasında ise artık yerleşik hayata geçmiş ama hala et için avcılık yapması gereken insanların yine Bereketli Hilal kökenli keçi, koyun, inek, eşek, at gibi hayvanların evcilleştirilmesi gerekmiştir, ve yapılmıştır da. Böylece hem gübre ile verim daha da artmış, hem de insanlar avcılık ve toplayıcılık için kaybettikleri zamanı daha farklı alanlara yöneltebilmişlerdir. Medeniyete geçiş aşaması, en azından Mezopotamya için böyle. Tabi ki Çin, Afrika, Güney Amerika, Yeni Gine, Avustralya gibi yerlerde tahıl tarımı ve bu kadar yaygın hayvan evcilleştirmesi olmadığı için durum çok daha farklı gözükse de benzer yönler çok daha fazla. Bu detaylara girmekten kaçınarak, esas meselemize dönelim. Medeniyete geçildi de ne oldu? İşte Diamond burada şimdiye kadar çizdiğimiz senaryoyu onaylayan pek çok antropologdan sonra işi devralıyor.



Günümüze ve "tarihe" yani yazılı geçmişimize bir baktığımızda, yazının girişindeki büyük trajedik olayların tekrarlandığını ve buna rağmen hepimizin bu durumları doğal olarak kabul ederek diğer hayvanlardan ve ilkel atalarımızdan üstün bir yaşam sürdüğümüzü de iddia eder durumda olduğumuz görülür. Kaçımız bundan 15 bin yıl önce dünyaya gelmek isterdi? Ya da o kadar geriye gitmeyelim, bundan iki yüz yıl önce doğru elektriğin ve içten yanmalı motorların olmadığı bir dönemde? 18. yy.'a dair belki romantik sebepler sayılabilir, ama sanırım çok azımız bir avcı-toplayıcı toplumda dünyaya gelmeyi isterdik. Çünkü günümüz dünyasında rahat, sağlıklı, kültürlü ve estetik bir hayatın keyfini sürdüğümüzü düşünürüz. Bir hayvanın peşinde ava gitmek veya her gün taze meyve ve ot toplamak gibi derdimiz yok ne de olsa. Ama Jared Diamond bizleri biraz dürterek işin pek de öyle olmadığını söylüyor.

From the progressivist perspective on which I was brought up to ask "Why did almost all our hunter-gatherer ancestors adopt agriculture?" is silly. Of course they adopted it because agriculture is an efficient way to get more food for less work. Planted crops yield far more tons per acre than roots and berries. Just imagine a band of savages, exhausted from searching for nuts or chasing wild animals, suddenly gazing for the first time at a fruit-laden orchard or a pasture full of sheep. How many milliseconds do you think it would take them to appreciate the advantages of agriculture? [1] diye meseleye girdikten sonra ekliyor Diamond: While the case for the progressivist view seems overwhelming, it's hard to prove.  How do you show that the lives of people 10,000 years ago got better when they  abandoned hunting and gathering for farming? Until recently, archaeologists had to resort  to indirect tests, whose results (surprisingly) failed to support the progressivist view.  Here's one example of an indirect test: Are twentieth century hunter-gatherers really  worse off than farmers? Scattered throughout the world, several dozen groups of so-  called primitive people, like the Kalahari Bushmen, continue to support themselves that  way. It turns out that these people have plenty of leisure time, sleep a good deal, and  work less hard than their farming neighbors. For instance, the average time devoted each  week to obtaining food is only twelve to nineteen hours for one group of Bushmen,  fourteen hours or less for the Hadza nomads of Tanzania. One Bushman, when asked  why he hadn't emulated neighboring tribes by adopting agriculture, replied, "Why should  we, when there are so many mongongo nuts in the world?" (agy, vurgular eklenmiştir).

Durup bir düşünelim. Dünya üzerinde hala avcı-toplayıcı olarak yaşayan toplumlar var ve bunlar yakın bölgelerde yaşayan tarıma geçmiş toplumlardan daha çok boş zamana sahipler, üstelik bir de yüzsüzce neden tarım yapalım ki diyorlar ! Bununla bitmiyor, aynı yazının devamında Diamond'un eklediği gibi:  While farmers concentrate on high-carbohydrate crops like rice and potatoes, the  mix of wild plants and animals in the diets of surviving hunter-gatherers provides more  protein and a better balance of other nutrients.  Günlük ihtiyaçlarından daha fazla karbonhidrat ve protein temin edebilen ve daha çok boş zamanları olan avcı-toplayıcılar; üstelik onlarca farklı tür bitki yedikleri için binyıllardır buğday, arpa, pirinç veya patates kıtlığından açlıkla boğuşan tarıma geçmiş "medeni" toplumlar gibi buhranlara alışık değiller. Aç kalabilirler, ama bir yıl boyunca değil kısa süreliğine. Yani, günümüzdeki avcı-toplayıcıların durumu sanıldığı gibi bizden daha kötü değil.

Buraya kadarki büyük alıntılardan dolayı özrümü kabul edin, fakat "modern ve medeni insanın üstünlüğü" sonucuna varan progresivist bakışın geçersizliğini göstermek için az bile. Yazının devamında da pek çok aksi kanıt görülebilir. Ama esas ilgilendiğimiz nokta, eğer gittiğimiz yol bizim varoluşumuz için en gerekli yol değilse -ki bu evrim ile çok karıştırılan bir süreçtir, bu konuda dikkatli olunmalı- neden seçtik ve bunun sonuçları neler olacaktır? Neden seçtik sorusunun cevabı çok açık değil. Dünyada tarıma geçen pek çok insan topluluğu var ve bunların geçiş zamanları da benzer tarihlere denk gelmekte. Fakat bazı çevrelerde hakim olan tarıma geçişin insan toplumlarının vazgeçilmez bir gelişim aşaması olduğu olgusu yanlıştır. Tarıma geçiş, toplayıcılığın veriminin düştüğü zamanlarda  ıslaha ve yetiştirmeye uygun bitkilerin civarında yaşayan toplulukların zorunlu veya zorunsuz olduğu kesin olmasa da geçrekleştirdiği bir aşamadır. Burada bir görüş, avcı-toplayıcı toplumların tarıma nüfus yoğunluğu olarak zorunlu olmadıkça geçmediklerini savunur. Yani, geçiş yine bir coğrafi-çevresel determinizmin sonucu oluyor. Peki ya sonuçları?

Yazının başında değindiğim gibi (güncel olarak özellikle H5N1 ve H1N1 gibi pandemik hastalıkların gündeme taşıdığı) salgın olsun olmasın hastalıklar, iklim değişimi, ekonomik buhranlar, savaşlar, açlık, işsizlik vesaire uzayıp giden bir liste hazırlamak pek hoş olmazdı. Elbette tüm dertlerin sorumlusunu bulmuş gibi indirgemeci davranacak değiliz. Fakat, günümüz medeniyetinin -ve tarihimizin elbette- bize getirdiği fakat başka toplumlarda olmayan sorunların sebeplerini bu kadar temel bir faktörde aramak çok akılcı olacaktır.

6 milyon yıllık insan evriminin son 10-15 bin yılında -ve onun evrimsel geçmişine zıt olarak- gelişen tarım ve hayvancılığın insanlığa birincil hediyesi sağlık sorunlarıdır -diğer sorunların bazılarına daha sonraki yazı(lar)da değineceğiz-. Avcı-toplayıcı toplumlara kıyasla, tarıma geçen toplumlar sağlık konusunda inanılmaz bedeller ödemişlerdir. Bir örnek için Diamond'a dönersek: Compared to the hunter- gatherers who preceded them, the farmers had a nearly fifty percent increase in enamel defects indicative of malnutrition, a fourfold increase in iron-deficiency anemia (evidenced by a bone condition called porotic hyperostosis), a threefold rise in bone lesions reflecting infectious disease in general, and an increase in degenerative conditions of the spine, probably reflecting a lot of hard physical labor. "Life expectancy at birth in the preagricultural community was about twenty-six years," says Armelagos, "but in the postagricultural community it was nineteen years. So these episodes of nutritional stress and infectious disease were seriously affecting their ability to survive."  Örnek çok açık. Tarım, sağlık için hiç de iyi değil ! Ama besleyecek çok fazla nüfusunuz varsa? İşte o zaman buna mecbursunuz. Zararlı olduğunu bile bile bir şeyi yapmak gibi. İnsanları binyıllardır kıran pek çok hastalık, evcilleştirilmiş hayvanlardan insanlara geçmiştir. Avcı-toplayıcı toplumlar hayvanlarla bu kadar iç içe olmadıkları için çok az enfeksiyonal hastalığa sahiptir. Ayrıca, tarıma geçişe kadar dayanan bazı sağlık sorunları ise hiç de enfeksiyonal değildir: obezite, stress, iskelet sistemi bozuklukları, kalıtsal hastalıklar, yüksek tansiyon ve uzayıp giden bir liste. Hepsine de çok aşinayız.  Çok beğendiğim bir düşünce şudur: insanlar evrim üzerinde tehlikeli bir oyun oynuyorlar. Normalde soyunu devam ettirme şansı olmayan (kısır olması manasında değil, örneğin bir kalıtsal hastalığın taşıyıcısı olarak) pek çok insan gelişen tıp ile bilinçli (cinsel) seçilimi atlatarak çocuk sahibi oluyor. Bu, günümüzde insanların ömrünü ve yaşam kalitesini artırıyor gibi gözükebilir. Peki bu genetik havuzdaki tahribat yeterince büyük bir boyuta gelince? İşte insanlar için tehlike çanları o zaman çalacaktır.

Tarım ve hayvancılık ilk önce köy ve kent yapılaşmasına ve çok yakın tarihlerde de devletleşmelere yol açtı. Bu genel olarak dünyanın demografisini kökten etkileyen bir gerçek. Bugün bizi biz yapan genetik birikimler bazı olasılıksal süreçler sonucunda ama en keskin olasılık bileşeni olarak ise tarıma geçişle belirlenmiştir. Ama öyle bir belirlenme ki, sayısız hastalık ile boğuşa boğuşa ve hepsine karşı bağışıklık kazanarak "yok olarak gelişen" bir süreç. Avcı-toplayıcı kuzenlerimiz çok çeşitli bitki ve hayvanlardan yararlanırken, biz genellikle bir-birkaç bitki ve hayvan türüne muhtaç binyıllar geçirdik. Kıtlık yıllarında açlıktan kırıldık. Hijyen anlayışı olmadan çok geniş toplu yaşama geçtik ve hastalıkların -tıpkı eski İstanbul yangınları gibi- yayılmasını sağladık. Bu binyıllar sonrasında biriktirdiğimiz bağışıklıklarımızla birlikte Amerika'ya -gazaya giden bir akıncı gibi !- gittiğimizde oradaki toplumlara bu mikroplarımızı da birlikte götürdük. Silahlarımızdan çok kişi öldürmüşlerdi, çünkü onları da kendimizle birlikte güçlendirecek şekilde evrimleştirmiştik -toplu yaşamın katkılarıyla-. Elbette Amerika'daki bazı toplumlar da tarım toplumuydu, ama orada Ortadoğu'daki gibi evcilleştirecek hayvanlar olmadığı için koyun veya inek yerine lama evcilleştirmişlerdi -onu da ne binek olarak ne de tarlada güç kaynağı olarak kullanıyorlardı- ve bu yüzden bu kadar çok enfeksiyonal hastalıklara alışık değillerdi.


Burada güncel bir örneğe girmek istiyorum. Bu günlerde tehlikeli olarak yayılan pandemik bir hastalık olan A gribi, namı diğer domuz gribi. Beni bu yazıyı yazmaya karar verdiren bir başka blog yazısının [2] konusunu oluşturan domuz gribi ve medeniyete geçiş meselesini ondan da faydalanarak mercek altına almak istiyorum. Yazıda değindiği gibi, hayvancılık öncesi insan ve evcilleştirilen -bizlere enfeksiyonlarını hediye eden- hayvan nüfuslarını bilmek zor. Fakat evcil hayvan nüfusu arttıkça beslenme, giyinme, taşıma gibi konularda da ilerleyen insanların nüfusunun artacağı; insan nüfusunun arttıkça hayvan nüfusunun da artacağı açık. Klasik "dünyadaki inekler atmosferin sıcaklığını 2 derece artırıyor" geyiği bir yana, salgın hastalıkların durumunu, dünyanın "fethedilmesi"ne kadar gidecek olan yayılmayı ve bunun doğa ve insan toplumu üzerindeki etkilerini şöyle kısaca tahmin etmesi zor değil. Yazıda en sevdiğim kısım cümle şöyle diyor: "If you are a hunter-collector and are sorry for being infected by a murder pathogen from, let’s say, monkeys, you can be comforted if you are aware that a tribe with more than 50 people will die altogether, or become immune to it very quickly. And probably the sickness will stay right there because those poor people rarely have contact with other groups. Everything changes completely when we have dense populations of animal raisers and agriculturists inter-linked by trading routes and constant extra-tribal interaction. Nowadays even murder pathogens may benefit from the population critical mass, spread to one or more whole continents and cause too much damage, a fact that was very unlikely to happen in the pre-taming period."(agy.) İşte domuz gribi de, hayvancılığın yalnızca bir sonucudur. Bu yüzden, öngörülen ve hiç de şaşırtıcı olmayan -ve hiç de tanrının gazabı olmayan- bir gerçektir. Salgın hastalıkların hepsi için durum özetle budur. Jared Diamond buna "insanlık tarihinin en büyük hatası" diyor.

Bir sonraki yazıda "medeniyet"in sosyal etkilerinden daha çok bahsetmeyi düşünüyorum. Fakat bu kısma giriş olarak Jared Diamond'un Çöküş kitabı üzerine yaptığı kısa bir konuşmayı buraya eklemek istiyorum. Böylece hem onun üslubunu görmüş olacaksınız, hem de harekete geçmek konusunda biraz daha şevk kazanacaksınız umarım. İnsanlık tarihinin en büyük hatasının, o hatadan çok da geç değil, birkaç bin yıl sonra farkına varan insanlardan biri olmak isteyenler için özellikle kesinlikle tavsiye ediyorum.


Why Societies Collapse? (Altyazılar kısmından Türkçeyi seçiniz)



[*] Yazı boyunca medniyet, medeni, medeniyete geçiş kavramları avcı-toplayıcılıktan tarıma ve daha sonra şehir yaşamına geçen insan toplumları ve bu süreç ile ilgili olarak kullanılmıştır. Olumlu veya olumsuz bir anlam taşımamakta, avcı-toplayıcı toplumları olumsuzlamamaktadır.


[**] Bereketli Hilal (Fertile Crescent):  Mezopotamya, Doğu Akdeniz ve Mısır'ı kapsayan ve uydudan bakıldığında dahi yeşilliği ile bir hilali andıran bereketli bölgeye verilen ad. Bkz: http://en.wikipedia.org/wiki/Fertile_Crescent  ve http://www.bible-history.com/maps/maps/fertile_crescent.jpg

[***] İlkel toplumlarda kabilelerin (gens) bir arada yaşadıkları yapı-kurum. Bir örneği geçen yıl Peru-Brezilya sınırında bulunan ve medeniyetle daha önce temas kurmadığı tahmin edilen üst avcı-toplayıcı toplumun şu fotografından görlebilir: http://i.dailymail.co.uk/i/pix/2008/05/29/article-1022822-016B054900000578-659_468x314_popup.jpg


[1] The Worst Mistake In The History Of The Human Race,  Jared Diamond, Discover-May 1987, s. 64-66

[2] Bu blogda H1N1 ile ilgili detaylı bilgiler de bulabilirsiniz: http://blog.h1n1.influenza.bvsalud.org/en/2009/09/14/influenza-a-h1n1-guns-germs-and-steel/
Paylaş

4 yorum:

Garajimdaki Ejderha dedi ki...

Yazi cok guzel olmus, ufuk acici.

Tarim devriminin neden gerceklestigi konusundaki tezlere deginmissin, belki de sebep cogu zamankiyle aynidir: birileri bir sekilde kâr etmenin yolunu bulmus olabilir. kapitalist anlamda da degil, herhangi bir sekilde.

cogu degisim esasinda bizim hic tahmin etmeyecegimiz sekilde gerceklesiyor, mesela not sisteminin olusmasini gecenlerde konusmustuk. sanki baksan, birisi bunu oturup planlamis gibi her sey. ama ogretmen basina ucretlendirme yapilirken, bir ogretmenin daha cok ogrenciyi idare edebilmek icin uydurdugu not sisteminin nasil bugun dunyaya hakim oldugunu goruyoruz.

elbette tarim devrimi, endustri ve bilisim gibi cok daha buyuk bir sey. ama buna da elbette bir bilinc degil de, ekonomik kosullar sebep olmustur diye dusunuyorum. "her sey ekonomidir" diyenlerden degilim (karsi olanlardan da degilim). ama sebep bu cikarsa hic de sasirmam.

gelisimdir, zaruridir tartismasini bilemeyecegim; cogu zaman dunya ileriye dogru gitmiyor, ileri nedir desek o da yok zaten. cogu icadin ve ilerlemenin (yani "ilerleme" dedigimiz seylerin) nufus artisi ile ortaya cikmasi ama nufus artisinin kendisinin (bence) berbat bir sey olmasi (benim icin) hala bir paradoks.

ama avci-toplayicilarin daha cok bos vaktinin olmasi gercekten ilginc. biz de "tarlayi baskasi ekiyor, biz domates yiyoruz; boylece oturup ders calisiyoruz" yalaniyla avunuyormusuz megerse :)

schottky dedi ki...

paradoks dediğin şey diamond'un çıkış noktası esasen. çünkü şimdiye kadar ilerlemenin sebebini bu noktada aradık. oysa ileri neresi geri neresi ve daha da önemlisi ileri veya geri var mı meseleleri kökünden sarsılıyor. çünkü şu anki durumumuzu ve "gelişim"imimizi sonsuza kadar götürebilecek ve genişletebilecek değiliz; sebebi de çok açık, senin değindiğin nüfus artışını da içinde barındıran bu "gelişme-genişleme" hem küçük gezegenimizin sınırlarını zorluyor ve daha da zorlayacak hem de bu genişleme salgın hastalıklar ve genetik seçilimin sekteye uğraması yüzünden gelecek büyük tahribatla birlikte insanlıkla birlikte tüm canlıları da büyük sıkıntılara sokacak.

kısaca diamond, büyümek ve genişlemek ileri olmaktır bakışını temelinden sarsıyor. şu anda modern avcı-toplayıcılardan daha sağlıksızız, daha stresli bir yaşam sürüyor ve daha kötü besleniyoruz; atmosferin sıcaklığını inanılmaz derecede artırıyor, milyarlarca evcil hayvan yetiştiriyor ve tüketiyor -aynı zamanda genetik yapılarıyla oynuyor ve ayrıca salgın hastalıklara sebep oluyoruz-, her gün daha fazla ormanlık alana zarar veriyor ve dünyayı hiç olmadığı kadar kirletiyoruz. eğer bir ileri ve geri varsa, bunun ilerilik olmadığı açık.

her şey ekonomi değildir, ama her şey ekonomiktir. elbette tarımın gelişimi de benzer bir sebepten ortaya çıkmıştır. ama geldiği noktada, bu durumu çok doğalmış gibi düşünüp hiçbir şey yapmazsak sanırım o ekonomik sebeplerden tarıma geçen atalarımızdan daha bilinçsiz davranıyor oluruz.

ya doğanın huyuna gider ve ona uygun yaşarız, ya da sonuçlarına katlanırız kısacası. ikinci durumda, biz belki uzayı fethetmeye çalışırken, şu ufak mavi gezegenin bizi bir lokmada yutuşunu seyrediyor olacağız. birileri tarım yaparken, birileri fizik çalışırken :)

Garajimdaki Ejderha dedi ki...

Ben bu degisimin tersine donmesi uzerine dusunurken, cogu zaman belli noktalarda tikanik kaliyorum.

Acikcasi, Diamond'un videodaki "sorunu farkedersek, durdururuz" yaklasiminin yanlis olduguna neredeyse eminim. Hepimiz teker teker farkinda olsak dahi, bu gidisatin durmasi o sekilde mumkun olmaz bence. Cunku birisinin bir seyin farkinda olmasi ile, o sorunun cozumunun gerektirdigi zorluklari ustlenecek kadar idealist davranmasi arasinda buyuk farklar var. Ben de kagit copumu gidip koridorun sonundaki kagit copune atiyorum ama o copu oraya koyan ITU'nun Ekoloji Kulubu. Gonulluluk uzerine kurulmus. Olmaz, tutmaz; ben atiyorum ama 1350 kisi bunu yapmiyor. Diyelim ki cogu da yapsin ama yol bu degil (Bu madalyonun bir yuzu / otekine girersem de baska yerlerden cikariz).

Bilincle alakali elbette ama bu isin ekonomisinin bu yone dogru yonlendirilmesi gerekiyor. Yani herkes bu islere dair gercekten bilincli olsa bir nebze her sey duzelir ama insana dair temel anlayislar, ekonominin temel anlayislari degismedikce; bu da degismez.

Bilinc mi ekonomiden once gelir, ekonomi kazanir mi yahut ekonomi yesile dogru "bilincli" olarak yonlendirilebilir mi, bunlar tartisilabilir elbette. Ancak her seyden once benim son zamanlarda icine dustugum naturalizmden cikmam gerekebilir. Zira GDO'lara neden karsi cikiyorsam, ekonomiye mudahalelere de o yuzden karsi cikar oldum. Ortada bizim ongoremedigimiz acayip karmasik dinamik bir sistem var (tipki biyoloji gibi) ve bu sistem en az gidalar kadar insanlarla ic ice. Bu yuzden tepeden inme mudahalelerin karsisinda durmak gerektigine inanirken, ote yandan da ekonomik serbestligin Diamond'un parmak bastigi gibi kisa vade kazanclari ugruna yarattigi tahribatlari gormek de kafami epey karistiriyor acikcasi.

schottky dedi ki...

durumun kestirilemez olduğuna katılıyorum.

sonu fark etmek durdurmak için yeterli değil. çünkü fark etmek, vaz geçmeyi sağlamıyor. bu durumu değiştirmek için şu anki yaşamımızın kökten değişmesi lazım. ve esas sorun ise, bilinçli bir şekilde bunu yapabilir miyiz?

bana göre -naçizane diyalektik materyalizmden aldığım kadarıyla- esas olan harekettir. ya da engels'in ifadesiyle, "hareket maddenin varoluş biçimidir". şimdi bunlarla hareketin ne bağlantısı var? biyolojik evrimden toplumların evrimine kadar her şey, evrenin genel hareketinin sonucudur bana göre. insanların yaptıkları, evrenin genel hareketi dışında değildir. ama bu bilinci yok sayar bir şey değil, çünkü bilinç bu hareketin "feedback"idir ve onunla çelişmez. yani evrenin kendi farkında olması ve bununla kendi hareketine bir miktar yön vermesi gibi. kuşkusuz insanlığın yekün eylemleri evrenin genel hareketi yanında ihmal edilecek kadar küçük. bu yüzden, insanlığın yok olması veya bırak insanlığı tüm dünyanın yok olması evren için kayda değer bir değişiklik yapmayacaktır -o koca yıldızların yokoluşları varken, sözü mü olur?-.

bu durumda, insanlığın önünde bu şekilde kendi hareketini evrenin zıttı yönde geliştirmek; tez-antitez mantığından insanlığın faydasına olmayan bir sonuç doğuracaktır. bunu şu anda sen de ben de görebiliyorsak demek ki insanlık olarak en azından bu noktaya kadar gelebilmişiz. eğer bilincimizi yeterince önemser ve onu "ekonomik sebeplerden" ötürü kenara koymazsak, sanırım ki -gerçi baya geç olduğunun da farkındayım- bilimin şu anki durumu evrenle barışık bir toplum yaratmaya elverişlidir.

diamond'un konuşma sonunda bu ihtimale pek kıymet vermediğini seziyorum. onun -ve benim- de öngördüğüm ise, bunun gerçekleşmeyeceği ve evrenden çok büyük bir balans ayarı yiyeceğimizdir. ondan sonra varlığımız sürer mi, sürerse nasıl bir toplum yapısıyla olur bilemeyeceğim. ama dediğim gibi; evren kendi yolunu gidecektir.

bu arada, tam bu noktada engels'in "ailenin, özel mülkiyetin ve devletin kökeni", diamond'dan ötede bir çözüm önerisi sunuyor. tabi, bunun uygulanabilirliği -veya uygulanabilirse de, uygulanıp uygulanmayacağı- hala kestirilemez.

Yorum Gönder